5 Mart 2015 Perşembe

İyi ki doğmuş Grasiela

Herkesin bir ablası olabilir, ama herkesin bir Grasiela'sı olamaz. Onu yakından tanıyanlar, onunla yaşayanlar hayatta ağlarken bile gülecek çok şey bulan insanlardır. Kısaca şanslı insanlardır.

Tavan yapmış enerjinle ve durum komedisi hallerinle
''Sen 40 yılda bir gibisin'' diyor, senin için yazdığım naçizane yazımı huzurlarına sunuyorum:))


Dile kolay 40 yıl.
Bir kahvenin bile hatırı olan 40 yıl.
Bir dönemdir çekmecelerden akan resimler sayesinde hayatını mercek altına aldım sevgili Gres ve gördüklerime inanamıyorum. 
Tamam doğum günün, çok güzel şeyler yazmak lazım, yazacağım da ama o resimler….
Devir çekmece karıştırma devri ya…
Anılarla çoğalma, yürekleri dağlama, biraz gülme, biraz ağlama devri ya…
Neler çıkıyor karşıma bir bilsen…
Güler misin ağlar mısın?
6 Mart 1975… Soğuk bir kış günü, sancılanamayan bir anne ve sezeryanla dünyaya gözlerini açan ‘’ortanca çocuk’’.
Neşeli, güler yüzlü ve kapı gıcırtısına dans eden bir kız çocuğu. 
O devirde bir "yetenek sizsiniz" olsa, 8 yaşındayken abisinin 13 yaş barmitzva töreninde attığı göbekle birinciliğe oynayacak bir fırlama. 
Anlayacağınız hayat enerjisi çok yüksek, taa ki bir bebek daha olana ve kendisi tamamen ‘’arada’’ kalana kadar. 
Ortancaların kaderidir bu, hayatları boyunca arada kalırlar. 
Çünkü doğum sırasına göre de arada bir anda çıkmışlardır. 
‘’Hmmm Gres, kalk abin otursun, o senin büyüğün!’’
‘’Gres, kardeşinin saçlarını tara, yanına al, ilgilen biraz, yazıktır.’’
‘’Gres, abinin eşyalarını karıştırma, kızıyor.’’
‘’Gres, Lili’ye İngilizce çalıştır, hadi kızım.’’
Ayyy kıyamammm:)))
4 gün daha sabretsem tam aynı gün kutlamak zorunda kalacağın doğum gününe bile göz dikmişimdir. Sana son dakika kıyağı geçtim biraz evvel doğdum ama bu her sene benimle pasta üflemene engel olamadı:)
Evde ne kadar masaya doğru eğilip pasta üflediğin resim varsa; hepsinde ben de varım:)))
Bende illa uzanmaya çalışıyorum, kiminde ağlayarak görüntü kirliliği yapıyorum, kiminde kucağınıza çıkarak rahatsızlık vermek suretiyle bir demet maydanoz görevi görüyorum. 
Gülmekten ölebilirim bu resimleri incelerken.
Buraya hepsini koyup seni ve tüm sevdiklerimizi şoka sokmak istemiyorum ama sen 40 yılda bir insanın başına gelemeyeceği kadar büyük bir evrim geçirdiğini bilmem farkında mısın?
Gerçekten her sene yine yeniden ‘’iyi ki doğmuşsun’’.
Küçükken kıvrılmaya başlayan ve şuursuzca kabaran saçların biraz büyümeye başladığında alnında bir yün kümesine dönüşmüş. 
Bildiğin eski model futbolcular gibi olmuşsun bir dönem…
Bir doğum gününde zayıf, öbüründe şişman, iki ters bir düz şeklinde geçmiş 40 yılın.
Birinde sarışın, birinde kızıl, birinde kumral, birinde saçın kısa, birinde uzun birinde biçimli birinde biçimsiz, birinde gözlerinde mavi lens, birinde hafif şehla… 
Çok ama çok enteresan bir 40 yıl.
Ve neden bilmem; kendine 13 yaşlarındayken hep saten gömlekler seçmişsin:)) 
Sanırım dönemin modası o zaman.
Evet buraya kadar yüzün biraz güldüyse oh ne ala.
Şimdi seninle ilgili bir şeyler daha yazma vakti.
Hadi devam...
Mart ayında doğan herkes gibi o da bir balık burcu. Ama farklı bir balık:)
Dışardan son derece güçlü duran, yüksek sesle yaşayan, dominant…
Ama aslı o değil. 
O paketi, ama içi bambaşka onun. 
O bir hayalperest; gece yattığında sürekli hayaller kuran, elinde bir kavanoz nutellayla sağdan sona dönerek bir gün çok zayıf uyanmayı dileyen, tüm türk filmlerindeki kadınların yerine kendini koyan, sonra o hayallere kendi de inanan, üstüne gerçek olmadı diye kahrolan bir balık…
O bir kırılgan; kırıldığını bile söylemeden kendi kırıklarını kendi kendine kaynatan bir hassas yürek. 
O bir duygusallar duygusalı; yeğenlerinin her müsameresinde salonda ağlayan tek kadın, hem de peçeteyle, hem de sümküre sümküreee…
O bir kibar; 8,5 aylık hamileyken bindiğimiz Eminönü tramvayında "müsait bir yerde inebilir miyim" diye seslenen eşsiz bir insan. Duraktan önce inmek istedi, tramvay durmadı diye de kızdı, canım benim...:)))
O bir iyimser; ‘’olur olur, o da olur, bu da olur, geçer geçer, o da geçer bu da geçer’’ diye kendi kendini hep motive eden bir kişilik.
O bir yaratıcı;  herkesin hayatına sürprizleriyle dokunan, el emeği göz nuru hediyeleriyle herkesin gönlüne ulaşan bir kreatif. 
O bir yedi bela; en son kafası hafif uçmuş taksici grubuyla girdiği sempatik diyaloglar yüzünden Cevahir'in önünde dayak yemekten son dakika kurtulduğumuzu hatırlıyorum. 
O bir anne; aynı kendi annesi gibi güzel, fedakar, çalışkan, eğlenceli ve kocaman pamuk kalpli, her derde deva bir anne. 
O bir abla; tahammül sınırlarını zorlayan her soruma cevap yetiştiren, hayatımı "sen yeter ki mutlu ol" sloganıyla kolaylaştıran, her gün üşenmeden sabahın köründe arayıp anlatacak çok şey bulan, hiç büyümediğimi düşündüğü için çocuklarına benim kıyafetlerimin uyacağını düşünen ve gönderdiğim tahlil kabımın bile resmini saklayan tek insan. 
Söyle bakalım anneme en çok benzeyen şanslı insan?
Sen olmasan ben bütün çektiğim resimleri kime gönderirdim?
Sen olmasan ben kime yarım akıllı derdim? 
Sen olmasan ben neye ve kime bu kadar gülebilirdim?

Geçen sene doğum gününde Amerikan Hastanesinde bir tam gün kafanda "happy birthday" yazan bir huniyle gezdiğinden beri asla büyümeyeceğine inandığım, anamdan bana kalan deli kız, sen bana mirassın. 

En büyük fantazim beraber yaşlanmak, her sene söylüyorum, bize nasip olsun umuyorum. 
Geldik 40 yaş dileklerine...
Mutluluğu ve huzuru tam hakettiğin gibi yaşamanı istiyorum çünkü buna hatta daha da iyilerine layıksın. 40 yaşına kadar deli gibi çalıştın, bundan sonra daha sakin daha dingin bir iş hayatının olmasını umuyorum. Bu yaştan sonra olmaz deme, istersen üniversite sınavına hazırlanıp öğretmen olabilirsin, böylece ben kar tatili yaparken sen de daha az depresyona girmiş olursun:)
Sağlık, bolluk, bereket ve sevgiyle dolsun ömrün. 
Senin çocukların benim çocuklarım, derdin derdim, mutluluğun mutluluğumdur. 
Bu hayatta ıssız bir adaya düşsem, yanıma almak isteyeceğim üç şey yok, tek şey var. 
O da sensin! 
Çünkü bana bol bol yetersin. 
İyi ki doğdun, iyi ki varsın, iyi ki benim ablamsın. 
Öpüldün bayan 39 plus:)


Not: Unutursam Fısılda filmini izlerken bir gün hayatta bir şeyleri unutabilme ihtimalim gelmişti, iki kız kardeşin yaşlılıklarını seyredip hep sevinip hem üzülmüştüm.
Aynı filmdeki gibi, olur da çookk yaşlandığımızda hafızamız biraz oyun oynamak isterse, sakın üşenme, bana herşeyi fısılda!











2 Mart 2015 Pazartesi

Bugün Benim Doğumgünüm

Bundan tam 33 sene evvel, üçüncü evladına merhaba dediğin hastanenin odalarından birinde güzel gözlerini sessizce yumduğun andan beri bir farklı dönen dünya...
Beni doğuranın hayatta olmadığı bir günü kutluyor ya da kutlayacak olmanın garip çelişkisi...
Kapıdan baktırıp artık kazma kürek yaktırmasından fenalık gelen bir kış...
Anılarla dolu gece uykuları...
Kendimi bazen 3, bazen 63 yaşında hissettiğim zamanlar...
Henüz her döndüğüm yerde gülen yüzünle karşılaştığım günler...
"Böyle bir sabah seni kucağıma getirdiler, çok cılızdın ve upuzundun" diye sabah işe gidene kadar anlattığın doğum hikayem...
"O zaman ultrason yok tabii, sana minicik bir kız getirdim dedi Vedat Bey, erkek olmadın diye nasıl üzüldüm bilemezsin" diye beni şaşırtan itirafların...
"Bak bak, bacakların aynı böyleydi, upuzun" diye bana uzattığın galetalar...
Ablamla abimin okul çıkışı koşarak gelip beni incelemeye başladığı anları gözümde canlandırınca gelen gülmem...
"İlk kez meme değil mama yiyen bir çocuğum oldu" diye sakladığın ve yıllarca içine pirinç koyduğun metal mama kutuları...
Çam sakızı çoban armağanı diye illa aldığın hediyeler, başucuma bıraktığın çiçekler, notlar...
Yıllar sonra bana bakıp "sen 2 sinde mi doğmuştun 3. de mi, evet evet üçüydü!" diye beni delirttiğin anlar...
Sen o gün pek hatırlayamadıysan da bir dilim rokokoyla kutladığımız son doğumgünüm...
"En çok beni seviyorsun değil mi" diye seni sıkıştırdığım ve her seferinde aldığım "hayır, üçünüzü ayıramam" cevabı...
Çeke çeke bir hal olduğum çekmecelerinden dışarı süzülen hayatın...
Çocukluğumdan beri bana yaşattığın doğumgünlerinin ispatı tüm fotoğraflar...
Hayal meyal hatırladığım, upuzun masalarda zeytinezmeli peynirli sosisli, tepesinde kürdan olan kanapelerle kutlanan ve apartmandaki bütün çocukların katıldığı doğumgünü sofraları, içine barbiemin oturduğu pembe pastam. 
Beni saatlerce salladığın salıncaklarla dolu, her gün üşenmeden gittiğimiz Göztepe Parkı...
Bir tane bile arkadaşım olmadığı günlerde tüm dünyayı bir yana bırakıp bana yaptığın arkadaşlık...
Elimizde simitlerimizle sağdan sola yürümekten hiç bıkmadığımız ve her bankında oturduğumuz güzel caddemiz...
"Bunu bebeğine giydirirsin" diye odama bıraktığın ve her baktığımda içimi sızlatan avuç büyüklüğünde bir yün hırka.

Ve sensiz çırılçıplak kalan sessiz evimiz, kaçan tadımız, zamansız ayrılığımız, çatallaşan sesimiz, kabuk bağlamayan yaramız...

Bütün bunlar bu doğumgünümde siyah beyaz bir film şeridi oldu bana. 
Seni ne kadar çok özlediğimi, ne kadar çok sevdiğimi bana daha çok hatırlatan bir zaman dilimi...
Hem içi buruluyor, eksik kalıyor, gırtlağında bir düğümle yaşamaya da alışıyor, hem de yine yeniden mutlu oluyor insan.
Yeni bir yaş almak o kadar güzel ki...
Bugün benim doğumgünüm. 
Şükür doluyum, sahip olduğum herşeye, başta sorunsuz uyanabildiğim her bir güne. 
Sağlık en büyük hediye, huzur en büyük ödül. 
Gökyüzüne bakıp hep ama hep teşekkür etmeli insan. 
Çünkü senden bunu gördüm. 
Son ana kadar şükretmeyi, mücadele etmeyi, bir şekilde ne yapıp edip mutlu olmayı...
"İyi ki seni doğurmuşum Lulum" sesini hiç unutmayacağım canım annem. 
Bundan sonra doğumgünümde anılarımda ve kalbimin en dip köşesinde olacaksın. 
Sensiz üflenecek tüm mumlarımda bu sene gittiğin yerde çok ama çok mutlu olmanı dileyeceğim. 
Başka bir şehrin ışıkları altında melek gibi parlayan yüzünle, bana tüm güzellikleri dilediğini biliyorum. 
Fısıldadıklarını duyuyorum. 
Beni iyi ki doğurdun, beni iyi ki sen doğurdun, iyi ki yollarımız seninle kesişmiş gökyüzümün kraliçesi, canımın taa içi annem...

Not: 30 la 40 arası uçar, zaman arkandan koşar demişlerdi, doğruymuş... 30 yaş doğumgünüm sanki dün gibi... 
Zaman, yavaşla biraz... Daha yapacaklarımız var.
Hayat bize bonkör davran, rüyalarımız gerçeğe dönüşsün,lütfen.

16 Şubat 2015 Pazartesi

Özgecan'ımız

Ben bugün karanlık giyinsem, sen siyah kurdela taksan ne değişecek acaba? 
İstiklal'den yürümeye başlasak, Ankara'ya varsak? 
Avaz avaz "şiddete hayır" desek? 
İnadına en dar, en kadın kıyafetlerimizle gezsek, cinsel hayatı olmayanlar için illa cinselliği çağrıştıran kırmızı ojelerimizi, kırmızı rujumuzu sürsek, en sivri topuklularımızla süzülsek?  
Ya da iyice sinsek korkudan? 
İki büklüm olsak, dikkat çekmemek için uzun palto, tünik giysek? 
Ya beni de yakar yıkar keser biçerlerse desek? 
Altımıza kaçıra kaçıra yürüsek akşam 17.00'den sonra?
Ne değişecek acaba? 
Yüzüne iki dakika fazla güldüğümüz, ruhsuz her zihniyet onunla beraber olmaya can attığımızı sanmaktan vaz mı geçecek? 
Tek başına hareket eden her kadının "arandığını" düşünmekten geri mi duracak? 

Artık karda kışta yürüyeceğini bilse korkudan kimse tek kalmayacaktır bir minibüste...
Biber gazına sinirlendi belki de, sen misin bana bunu sıkan, al sana diye bıçakladı kızcağızı...
Ne atsak çantaya acaba? 
Vicdan gazı, ahlak gazı, kendine gel gazı, lütfen delirme gazı, başka birşey işte...

Bir anneyi "bari sadece kurşunlasalardı, keşke yavrumu bıçaklamasalardı, yakmasalardı" dedirtecek, bir babayı "kızımın üstüne toprak atmayın" diye feryat ettirecek bu "vahim üstü" olayı duyarlı her insan gibi şaşkınlıkla, gözlerim dolarak takip ettim. 
Utanarak, gözümde canlandırdığım her sahneden önce kendim kaçarak...
Bu kanlı elleri, taş kalpleriyle gezenler hangi cehenneme gidecekler acaba? 
Cehennem bile "sizi burada barındırmaya utanırım" dese ya o lanet suratlarına.
Ne zaman çıkacak bu karanlıklar aydınlıklara? 
Kadın olmanın cefası değil sefası ne zaman sürülecek?
"Etek giyiyorsan, bas bas bağırmayacaksın" dedi dün şuursuzun biri...
Çok üzücü, çok zalim, çok gaddarsın insanoğlu!
Dünyanın sonu gelecek dedikleri bu tarz çiğ süt emmiş hareketler sanırım. 
Korkuyorum, gerçekten insanlardan artık çok korkuyorum. 
Şöyle asılsınlar, böyle kesilsinler bile diyemiyorum lakin çekecekleri hiçbir ceza örtüşmeyecek ki bu ağır insanlık suçuyla. 
Bir anadan "insan" doğmak ve "insan" olamamak...
Yazık, çok yazık, tabii ki vah gidene, vah ardından artık bir ömür boyu gözyaşı dökeceklere...
Tek dileğim, o tatlı masum kızın, panik anında korkudan mahvolduğu dakikaları yaşanmamış sayarak cennette baş köşeye oturmasıdır. 

Not 1:Göklerdeki yüce güç, kız olsun erkek olsun tüm çocukları ailelerine bağışlasın, çok daha bilinçli, vicdanlı bir nesil yetişsin, umuyorum...

Not 2: Grinin Elli Tonu'nu metroda, parkta, vapurda okuyanların "o yolun yolcusu" olduğunu düşünenler, bu hafta itibariyle sinema çıkışlarında gördükleri bayanlara karşı garip davranışlar sergileyebilirler. Dikkat!!!

14 Şubat 2015 Cumartesi

14 Şubat

Paylaştıkça çoğalan
Çoğaltıkça parlayan
Satın alınMası iMkansız
Peşinden koştukça kaçan
Bulduğunda bırakaMadığın
Yaşattıklarıyla şıMardığın
Uğruna destanlar yazılan
FilMlere konu olan
Bir bebeği büyüten
Bir suratsızı güldüren
İnatçı yelkenleri suya indiren
Hastayı ayağa diken
İMkansızı olduran
Ucu bucağı olMayan
Birbirine uzak uçları buluşturan
Kalp çarpıntısına iyi gelen
EMek, özveri ve sabırla güçlenen
Sinirleri yatıştıran
Küsleri barıştıran tek duygu
Hayatın bize geçtiği en büyük kıyak
Kırık kalplerin en etkili ilacıdır 
SEVGİ

Ve bir gün değil her güne lazıMdır tabii...
Ve illa sevgilinle değil, sevgili annen, sevgili kardeşin, sevgili evladınla da paylaşılandır. 

O kadar duyuyoruM ki etrafıMda "ne saçMa bir gün, ben hiç sevMeM, kutlaMamM, nefret ederiM...vs"
Bugüne karşı aşırı bir tepki!!!
Neden çözeMediM? 
Çocuk bayraMı ya da anneler günü için daha kiMsenin "nefret" ettiğini duyMadıM. Bir günlük tatil verilse herkes çok severdi bence:) Anlıyorum, dayatılMış Mutluluklar zoraki roMantizM aMa illa gül yapraklı Masalarda şarap içip gözgöze oturMak Mı oluyor kutlaMa?Sıcak bir kahve ve en sevdiğin çikolatayla evde filM izleyerek kutlansa, esprisine hatırlansa olMuyor Mu?

Ya da sevgiliyle kutlanMası şart Mı?
BabaM yıllarca bana çiçek aldı, abiM kalpli kurabiye aldı, ablaM beniM resiMleriMle süslü çay poşetleri hediye etti. Şimdi bunlar dayatMa Mutluluk Mu? TaMaM sevgiliM yoktu diye ağlaMayayıM diye yaptılar aMa öyle ya da böyle, sonuç sevgi kazandı:) 

14 Şubat deyince aklıMa, bir kaç yıl önce anneMin ben salonda otururken kalpli nevresiM takıMlarını yatağıMa serip bana yaptığı süpriz geliyor.  
"Sevgili LuluM" diye başlayan notu...

Ben bugünü hep sevgi günü gibi gördüM. Zaten çok sevdiğiMiz anneMize anneler gününde bir öpücük daha verMek kadar norMal yani. O yüzden bugüne fazlasıyla burun kıvıranlara "hayat sevince güzel" diyip herkesin 14 Şubat'ını kutluyoruM. 

Bu arada "güLü bir gün seni hergün seveyiM" diye bir Minibüs sözüyle içiMdeki arabesk kadını uyandırıyor ve ilgili MakaMa sevgileriMi gönderiyoruM:)

Not: Google'a Minibüs sözleri yazdıM ve kendi kendiMe eğlendiM biraz. Buraya da bir top 5 yazıyoruM:)

İstedi vermediler, sen şöförsün dediler.
Allahın verdiği gaza basılır.
Aldım Ford, oldum Lord.
Hey! You didn't understand me I burned for it.
My other car is porche.


:))))







9 Şubat 2015 Pazartesi

Amsterdam

Bir sayfa çevir hayattan...
Doluysa yer aç biraz, boşsa başla yeniden yazmaya. 
Ama elini biraz çabuk tut çünkü hayat kısa ve acil mutlu olmak lazım diyorlar unutma.
Olanı biteni geçeni gideni toz say, üfle geçsin. 
Buz gibi bir havada yüzüne çarpan soğuk havayla buluş, bir kendine gel ve uzat hadi elini yana. 

Binelim şehrin her bir noktasına selam veren tramvaya...
Ve inelim hiç bilmediğimiz bir köşede, gezelim daha önce uğramadığımız mekanlarda.
Bakınalım meydanlara, insanlara, değişik gelen ama aslında herbirimize çok tanıdık olan hayatlara.
Herkesin elinde gezdirdiği patateslerden yiyelim, aylardır rejimdeyiz, lütfen yiyelim, tıka basa doyalım. 
Oturalım bir köşede, ne çekiyorsa canımız onu içelim. 
Önce kahve, sonra bir kadeh bellini belki...
Herşey var zaten orada, sen ne istiyorsun, onu hatırla. 
Hadi konuş biraz.
O anlatsın sen dinle, sonra sen konuş, öyle yapın bu akşam. 
Sımsıkı sarıl, uyuyakal, sabah olsun, yine buz gibi bir havaya günaydın de. 
Sonra atla bir otobüse, şehrin karmaşasına ver bir ara, nasılsa döneceğin yer orası, rahat rahat gez, turla. 
Volendam'a git önce, minik minik evlerin yanyana geldiğinde yarattığı şıklığa hayran kal. 
Bir de güneş "ben de varım bugün" desin, yüzünü göstersin şansına, söyle bir bira, otur bu sahil kasabasında, hayaller kur limanda teknelere baka baka. 
Yoldan geçen sarı/beyaz saçlı anne baba ve bebek üçlüsüne hayran kal. Al kucağına, oyna, defalarca kez maşallah de ve kalk bir adaya geç.
Tutsaydım ya zamanı...
Marken... 
Bakmaya doyulamayacak bir görsellik. Tablo gibi desem az kalır. 
Sükunet, düzen, nizam, şirinlik, romantizm, hepsi bu adaya sığmış. 
Yine geç deniz kenarına, bir ada dolusu huzuru kokla.

Marken
Hadi şerefe. 
Uzakta bir yer daha varmış, üşenme işte bin otobüse. Git bak Hoorn'a, meydan pastanelerden birine gir ve bir badem ezmesi al. 
Bu pastaneler bu kadar güzel olmak zorunda mı? 
Bir tane daha alsak mı? 
Bir kahve daha içsek mi? 
Beş dakikalığına yağan karda aniden beyazlaşan yollarda düşürdüğün eldivenini hediye et bu adaya. 
Boşta kalan elinle buz gibi havada daha da sıkı sarıl sol yanına.
Vakit tamam, dön artık geri, yine yeniden Amsterdam'a...

Bu şehir, sanki şehir değil, bir masal diyarı. Evler 32 diş sanki, inci gibi yanyana. 
Her an bir sokaktan sanki birazdan yedi cüceler çıkacak. 
17. Yüzyıldan kalma bir şaşaa...
Sağda pamuk prenses solda Hansel ve Gretel yaşıyor gibi. 
Her evde bir hikaye vardır elbet,  dışardan nasıl şirin bir görüntü, evleri de yemek geliyor insanın içinden. 

Ah Amsterdam...
Bir külah patatesle çocuklaşmak
Bir kadeh şarapla keyif yapmak
Buz gibi bir havada sohbet edip ısınmak
Dam Meydanı'nın açıldığı sayısız sokağa dalıp çıkmak
işe bisikletle giden kumaş pantalon ve topuklu çizmeli kadınlara hayran kalmak
İndirim yağmuruna tutulmak ve boynun tutula tutula ellerinde torbalarla dolaşmak
Kanal kenarında yer alan malum adreste rengarenk kırmızı ışıklarla dolu pencerelere şaşırmak
Şehri suda gezip, hayran olunası bir tablonun parçası olabilmek 
Kanallar diyarında aşk nasıldır acaba diye sorabilmek

Önümdeki bir ev !!!
Saksı çiçeklerle süslenmiş, yüzen evlerde neler yaşanıyor diye düşünmek
Meydan kafelerde oturup hayatın akışını seyretmek 
Tüm Hollanda peynirlerine tadıp, hangisinin daha lezzetli olduğunu seçememek
Heinekeen'ın müzeleştirilen eski fabrikasında bugünlere nasıl geldiklerini birebir izlemek

Daha sık gözgöze gelmek için 
Beraber üşümek, beraber ısınmak için
Yine yeniden sevmek sevilmek için
Tüm soğuğa kapılarını kapatıp, nehir kenarındaki bembeyaz otellerde rüyalara dalabilmek için 
Elele girip çıkılacak her sokakta sayısız resim çekmek için 
"İyi ki geldik, iyi ki buradayız" deyip soluklanmak ve sahip olduğumuz herşeye teşekkür etmek için, 
Gidilsin derim ben Amsterdam'a:))


Not: Aklından bir saniye bile çıkmayanlar, her an gözünde belirenler, gülümsemesi ve gül yüzü burnunda tütenler, devleşip beyaz bir küme olurlar gökyüzünde. 
Sen de uçak kalkınca el sallarsın içinden tüm bulutlara. 
Dünyaya bulut, sana umut olan kocaman güler yüzlü pamuklara. 













19 Ocak 2015 Pazartesi

Perin ve Maxwell



Çocukluk arkadaşım mı desem…
Dostum mu desem…
Kardeşim mi desem…
Benden uzak yaşayan öbür yarım mı desem?
Ne desem ki ben sana, bilemedim.
Seni, sana tarif edemedim.
Can dostum o benim.
Küçücük iki genç kızken yollarımızın kesiştiği, müthiş eğlenceli gençlik yıllarını beraber geçirdiğimiz, yılları, yolları devirdiğimiz, kilometreleri arşınladığımız, resimlerimizle yaşadığımız, anılarımızın en üst makamı, dostluğun en kilometre taşı, yerini kimseninn dolduramadığı canım Perran’ım…
Kolkola yürüyerek okula gidip, çıkışında da beraber karnımızı doyurduğumuz günlerle başlıyor anılar.
Derken ilk aşklar, ilk ağlaşmalar, ilk gezmeler, ilk başkaldırışlar…
Ve ilk yol ayrımımız.
Üniversite yılları.
Bütün akşam telefonda konuşup birbirimize yeni arkadaşlarımızı anlatır, içten içe de birbirimizi kıskanırdık. ‘’Ya yeni arkadaşlarını daha çok severse?’’ :)))))
Teker teker yazamayacağım (bizde kalması daha iyi olur:) ama kalbimin bir köşesinde benimle büyüyen, sonsuza dek saklayacağım sonsuz anımız…
Sonra ikinci yol ayrımımız…
Aşk…
Aşık oldu gitti bizimki. Taktı kafasına zaten, gideceğim dedi gitti.
Dünya tatlısı bir adama âşık olmasa ciddi ciddi kavga edeceğim, dönsene kızım geri diyeceğim ama kıyamıyorum, eniştemi seviyorum çünkü.
Kendimi cesur, kendimi mücadeleci sanırdım ben.
Bir de o ince, zayıf, minyon. Ben uzun, iriyarı, korkusuz korkak şeklinde bir tipim.
Oysa ben ana kuzusu, o bir amazon kadını çıktı.
Ben bir ay yurtdışına gitsem, burnumun direği sızlaya sızlaya ana kucağına geri dönerken, ‘’yok ben valla yapamam gurbet ellerde’’ derken, bu bayan  dünyayı takmadığı gibi, taaaaa Amerika’ya taşınıp beni kendisine hasret ve hayran bıraktı.
Artık çaremiz resimler, ses kayıtları, watsapp’larskype’lar
Hayatında neler olup bittiğine hep online bakabildiğim can dostum.
Bir gün bana harika bir haber verdin oradan.
İşte o gün, sen hamile kaldığın gün; ben hayaller kurmaya başladım.
Kendi çocuğum sanki,  bir heyecan bir heyecan…
Bu çocuk ne dil konuşacak, adı ne olacak, yazın bize gelir mi, beni sever mi, bizim hayalimiz aynı anda doğum yapmaktı, acaba yaş farkını çok açmadan bende yetişebilir miyim, çocuklarımız arkadaş olur mu, bana ne diyecek bu çocuk, senede bir kere mi görüşürüz gibi sonsuz sorularla doldum.
Derken olması gereken törenlerimiz Perran'ım okyanus aşırı bir yerde olsa da gerçekleşti.
Perran’ımın süper annesi Rifka, bez kesme töreninde makası elime verdiği an dünyalar benim oldu.
Perran, emin ol o gün benden daha mutlu tek kişi vardı; annen..
Skype’la faşadura  (babyshower) yapıldığını hiç gördünüz mü siz?
Ben de görmemiştim. Biz burada bezi keserken orada saat sabahın 6.30’u ve Perran’ım ekran başında bana bakarken, ona aklının burada kalmamasını, onun adına organize edilen günde onu en iyi şekilde temsil ettiğimi söyledim. Görebileceği en net açıdan oğlumuzun bezini kestim ve sünneti için en güzel kıyafeti teyzesi olarak ona ben gönderdim.
Gözyaşlarımız ekrandan birbirine değdi. Oğlumuz iyice annesinin karnında belirdi ve aşkım benim, Amerikalı yârim, canım Max’im, güler yüzlü bebeğim  20 Ocak'ta aramıza hoşgeldi.
Bugün o gün.
Benim küçük prensim;
Annen bundan tam bir yıl evvel bana bir resim gönderdi.
Çok ama çok uykusuz olduğum bir anda, çok ama çok yorgun olduğum bir yerde aniden ekranımda sen belirdin.
Perran’ım anne olmuş!
Benim beraber büyüdüğüm, sokaklarda itişe itişe kavga ettiğim, uykumu, evimi, yemeğimi, sırlarımı, paramı, odamı, tokalarımı, atkılarımı, şapkalarımı paylaştığım, 20 yıllık dostum benden çok uzak bir yerde anne olmuş. Göğsünde bir bebekle bana poz vermiş.
Resme bakıp ağladım, başka bir şey yapamadım.
Bunun adı heyecan mıydı, yanınızda olamamak mıydı, sayısız arkadaşımın bebeğini kucaklarken seni koklayamamak mıydı, bilemedim.
O gün bugündür, senin her anını, her hareketini, her yaptığını, o tombul yanaklarını (anası kılıklı yanaklar), o sürekli dışarda gezdirdiğin dilini, gülen yüzünü, koca poponu, hepsini ama hepsini kare kare takipteyim. Seni hiç tahmin edemeyeceğin kadar çok seviyorum. Sen benim canımın canısın.
Seni de, seni doğuranı da, buna katkısı olan babanı da çok ama çok özlüyorum.
Siz benim Amerika’daki öteki ailemsiniz. Senin de burada bir ailen var. Önce tabii ki kan bağların burada.
Ama ben de varım Max.
Unutma, ne zaman istersen kalabileceğin bir evin, istediğin gibi dağıtmana iznin olacak olan bir odan burada da var. Bu kadın sana ne pişiriyor bilmiyorum ama annenin beceremediği her yemeği sana yaparım:) Duyduğuma göre en son doğumgünü partinde 60 saniyede  bir cupcake indirmişsin midene, ben sana neler neler yaparım...
Erkek çocuksun sen, araba filan oynarız, ne istersen alırız, gezeriz, tozarız.
Sana fransızca da öğretirim, en azından denerim, iyi mi, oldu mu ?
İyi ki doğdun, iyi ki Perran'ımın minik kuşu oldun.
Nice güzel yaşları hep beraber kutlamak dileğiyle, biliyorum bir gün o pastayı beraber de üfleyeceğiz.

Not: Max, annene söyle dünyada instagram'ı olmayan tek insan o kaldı, kendisine ''aferin ne kadar da cool'sun aman sakın instagram açma'' adlı plaketi uygun görmüşler, yakında elinize ulaşır:)

A little wording for dear Jeff,
My friend, I am so glad to see you both in such wonderful photos. I'm in love with your son, he is adorable. I wrote alot for your cute wife, don't be jealous, missed her so badly... I wish you all do well and hope to see you very soon inşallah:) Congratulations and happy birthday to little Max, dear bunny:)))
Kiss you all guys...



12 Ocak 2015 Pazartesi

Anılar

‘’Babam öldüğünde bu kadar ağlamadım’’ dedi kederli kederli. Biraz da utanarak.

‘’Olabilir’’ dedim.

Bir yerde okumuştum.

Ayrılık acısı mı, ölüm acısı mı diye. Ayrılık acısı demişler, ayrılık acısı yarım dirhem ağır tartmış…

Bir tanıdığım. Erkeğin acısı da acı hani.

Yıllar geçmiş, ayrıldığı kız da evlenmiş, kendi de evlenmiş.

Ama geçmiş, bir türlü geçememiş.

Dediğine göre bir erkeğin acısı, en derini bile olsa, sürse sürse 4 yıl sürermiş.

Kendisi 7. Seneye girmiş.

Aklında hala öbürü…

Sadece aklında olsa iyi, kalbinde de…

Zaten sorum direk neden onunla evlenmemiş olmasıydı.

Olmamış işte, Allah ‘’ol’’ dememiş, olmamış.

Bulut geçmiş, rüzgâr esmiş, yaprak düşmüş, yollar ayrılmış, iş başa düşmüş, ateş düştüğü yeri yakmış.

Herkes ‘’unutursun oğlum, takma kafana’’ demiş, o da inanmış ama unutamamış.

Ağlamış, ağlamış, dövünmüş, tepinmiş, geçen mutlu günleri hayal etmiş ama hiçbir anı geri getirememiş.

İlk tanıştıkları, ilk yazıştıkları, ilk elele gezdikleri yerler yıllar içinde büyümüş ve koca bir mazi önünde yıkılmaz bir duvar olmuş.

Derken kendisini çok seven, şeker bir bayanla tanışmış ve klasik final: Onunla evlenmiş.

Mazi kalbinde yara kalsın demiş. ‘’Ben yine yeniden severim, hem de daha güzel severim’’ demiş.

Sevmiş te… Ama, ama işte.

Öbürü, hala bir yerlerde kalbinde yaşamaya devam etmiş.

Bazen bir rakı kadehinde belirmiş, bazen arabada radyoda çalan bir şarkıda dile gelmiş.

Ama O hep varmış.

Sonra bu hepimizin hayatını ortaya koyduğu müthiş buluş Facebook sayesinde ekranda kızı gelinlikle görmüş.Parçalanmış, resmi gözüne kazımış.

Kendisi ondan yıllar önce evlenmiş olmasına rağmen…

Dediğine göre çok tatlı bir eşi olmasına rağmen…

Huzurun her şeyden ön planda olduğu bir evliliği olmasına rağmen

Bir adamın 7 yıl sonra darmaduman olması ve acaba daha kaç yıl sürecek bu acı diye dertlenmesi…

Sanki dünyanın en basit konusu gibi görünüyor, bu kadar dert, keder varken aşk acısı ne kardeşim derler ya adama.

Her acı gibi, sadece çeken bilir. Yapacak bir şey yok, muhtemelen zor ve ağır bir acı.

Paylaşılamayan bir acı. Kimseye anlatılamayan bir acı. Söylemeye utanılan, saklanılan bir acı.

Yeryüzünde öbür yarın olduğuna inandığın insanı bulduktan sonra, onun yaşadığını bile bile ayrı ayrı yaşamaya mahkûm edilmişsin hissiyatı.

Bir erkeğin gözyaşları…

Nereye gitse onu arar, ne duysa onu hatırlar, her şarkı onu söyler, onu sorar, onu ister.

Zor işte.

Ya yaşarken kıymeti bilinmiyor, ya kaybettikten sonra fazla anlam yükleniyor.

Ama kural hiç ama hiç değişmiyor.

Kaçan balık hep iri oluyor.

Yaşanamayan günler insanın içinde kalıyor, acaba neden, acaba nasıl, acaba niye gibi sorular akılda uçuşuyor.

Geri gelmesi en imkânsız olan şey isteniyor: Zaman.

O günlere dönmek isteniyor, ama artık kimse kendisinin aynı kişi olmadığını kabullenemiyor.

Sanki yine yeniden başlansa, her şey daha farklı olabilirmiş gibi düşünülüyor.

Genelde kimse aynı olamaz, çok farklı da olamaz sanki…

Ne için yol ayrılımına girildiyse, büyük ihtimal aynı neden yine ayırır yolları.

Anılarla yaşamayı öğrenemiyor, ya nefret ediyor ya hasretle anıyor, zaman zaman da gölgesini bile arıyor insan.

En acısı da o sana çok değer veren can yoldaşına haksızlık etmek. Hiçbir şeyden haberi olmadan senin üzüntünü bile paylaşan hayat arkadaşına fikren bile olsa sadakatsizlik etmek.

 

 

 

 

Bizim buralarda müthiş bir kar var şu an.

Orman içinde bir yerdeyim. Biraz ara verdim hayata. Kulaklığımda müziğim, önümde bilgisayarım, birazdan kartpostallara benzeyecek bir manzaraya doğru sıcak bir kahve içerken, aşk düştü kalemimden.

Acı hali, kederli hali, belki biraz pişman hali… Ama aşk işte.

Benim gibi bir balık kadını için her halinle güzelsin aşk.

Her halinle özelsin. Deli halinle de, aklı başındayken de müthişsin, acayip bir enerjisin.

Geçmişte de güzeldin, şimdi de güzelsin.

Hatta şimdi inan çok daha güzelsin.

Not: Bu soğuk havalarda herkese ısınacak bir ev ve sarılacak bir el diliyorum.

Aşkla kalalım…