23 Nisan 2014 Çarşamba

Çocuk


Bugün 23 Nisan Çocuk Bayramı.

Geçmişe gittiğimde ezberlediğim sayısız şiir geliyor aklıma, sahneye çıkmak o kadar kolay değildi. Kekelemeden, adam gibi okumak lazımdı şiirleri. Sonuçta annem, babam, abim, ablam, anneannem, babannem, dedem ve babannemin kuzeni ve onun kocası ben iki dakikalık bir şiir okuyacağım için okula erkenden gelip önden yer tutacaklardı. 
Bir de koro. Sınıfın en uzunu ben, koroda da tabii ki en arkada gururla "bugün 23 nisan hep neşeyle doluyor insan" adlı şarkıyı söylerdim. 
Ve halk oyunları. Eşim sınıfın en uzun erkeği Oğuz'du, beş sene beraber performans sergiledik, az kahrımı çekmedi çocuk. Oğuz, okuyorsan beni, ses ver nolur:)
Bazen de stadyumda bütün gün güneş altında beklerdik. O cimnastik yapan, lastik gibi kızları hatırlıyorum, galiba kıskanırdım biraz, öyle kalmış aklımda. Belirli bir saatten sonrası işkence gibiydi ama ertesi gün okulun tatil olması ağzımıza çalınan bal gibi bir ödüldü. 

Güzeldi çocukluk, bütün gün gülerdik, uykumuz gelince uyur, acıkınca yerdik. 
Kimse sorgulamazdı bizi, her saçma davranışımız "çocuk işte", "çocuk aklı", "ay çocukla çocuk olma, rahat bırak çocuğu" diye tolere edilirdi.

Ancak zamanla ve değişen dünyayla beraber, "çocuk" ta değişti sanki. 

Kimdi çocuk? 

Kendisini leyleklerin getirdiğine inanan
Komşu çocuklarıyla biraraya gelip kimde televizyon var ise, beraber oturup onun evinde çizgi film seyreden, yanında bisküvi ve süt isteyen
Okumayı söktüğünde bir kırmızı kurdeleyle ödüllendirilen
Ve bir beyaz yaka, mavi önlük olmadan okula gidemeyen
Apartman görevlisinin çocuklarıyla bahçede hep beraber piknik yapan
Anne babasının göster evladım diyorsa komşulara pipisini gösterecek kadar ailesine güvenen
Yakartop, körebe, misket oynayıp, yağ satarım bal satarım diye şarkılar söyleyen
Abisinden ve ablasından kalan kıyafetlerle büyüyen
Öğretmenine sımsıkı bağlı, onu idol belleyen
Oyuncaklarını, canını çıkarana kadar yıllarca kullanan, ağzı burnu parçalanınca ancak ondan vazgeçen
Pazar günü ailesiyle oflaya poflaya da olsa ev oturmasına giden
Büyüyünce doktor ya da öğretmen olacağını düşünen
Televizyonda öpüşen bir çift görünce iki eliyle gözlerine perde çeken
Pamuk şeker, şemsiye çikolata ve bonibonla keyiflenen
Törenlere koşarak eşlik eden

...
Masumdu çocuk, sanki biraz daha masumdu.

Yine naif, yine kırılgan, yine hassas çocuk, yine özel, çok ama çok özel çocuk.

Ama sanki biraz fazla mı akıllı artık bu çocuk? 

Şimdi kim çocuk? 

Henüz konuşmaya başlarken bile kendi giyeceği kıyafeti kendi seçen
Anasına babasına istediğinde kök söktüren
Her hafta odasını yeni bir oyuncakla süsleyen ve en gözde oyuncağına bile en fazla bir ay şans veren
Küçücük boyu, azıcık deneyimiyle sayısız proje ve fikir üreten
Okul çağına kadar en az bir yabancı dille kendini az da olsa ifade eden
Hiçbir şeye kanmayan, kandıran
Tüm leyleklere "nanik" yapan, aşk meşk konulu gençlik dizilerini salyaları akarak izleyen
Kurduğu her cümleyle seni şaşırtan ve bunları nereden öğrendiğini sana düşündürten
Iphone ve ipad'i senden iyi kullanan, daha kıvrak, daha esnek zekasıyla seni sollayan
Her aktiviteye yetişen ama daha çok bireysellikten hoşlanan
İstemediği şeyi ailesinin zoruyla yapmayacak kadar özgüvenli, daha bilinçli ama daha "ben"cil. 
İnternet sayesinde dünya trendlerini, şarkılarını, şarkıcılarını takip eden ve büyüyünce onlar gibi olmayı hayal eden
Tören zamanları bayram seyahati tercih eden
...
Eskiye göre biraz daha "büyük" sanki çocuk. 
Biraz daha gözüaçık
Biraz daha şuurlu
Biraz daha yaratıcı
...

Neyse, ne olursa, nasıl olursa olsun... 
Etraf her zaman yine de çocuk dolsun. 
Okullarda hep şaşaalı törenler olsun.
Çocuklar gülsün, oynasın, bizi güldürsün, keyiflendirsin. 
Ben inanıyorum, inanmak istiyorum, geleceğimizi kurtaracak çocuklarımız. 

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu mutlu olsun. Diliyorum, yurdumuzun her çocuğu kahramanımız Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün açtığı yolda koşsun. 





20 Nisan 2014 Pazar

Gün Doğmadan

Kısacık bir zaman dilimi için bile olsa şalterleri indirebilirsen
Aniden kepenklerini kapatabilirsen dükkanın 
Aklında ve kalbindekileri güvenilir bir emanetçiye bırakabilirsen
Tek gecelik bir yola üşenmezsen
Ufak bir el çantasının aldığı kadarsa tüm ihtiyacın
Gülebiliyorsan ağlanacak anlarda
Sevebilirsen sana sunulan hayatı
Kovalarsan bütün "neden ve niye"leri
Kabullenirsen esen deli rüzgarı
Haydi el salla gidene, olana, bitene
Ve özle bazen nefesini kesen, seni soluksuz bırakan dünyanı
Sol tarafın sağdan ağır basıyor, sevdiklerin kalbine sığmayıp taşıyorsa
Ve hiç çekinmeden bir kahkaha atabiliyorsan yüksek sesle
"O ne der, bu ne der"leri bıraktıysan bir kenarda
En sevdiğin beyaz cennetin bir köşesinde pembe panjurlu hayaller kurabiliyorsan hala
Bir bardak çayın verdiği keyfi yaşayabiliyorsan
Ve bir kadehle ısınıyorsan iliklerine kadar 
Bir şarkıyla seni yoklayan "geçmiş" artık ne de güzel-miş diye canlanıyorsa gözünde
Günün en değerli anı hala bir kahvaltı masasıysa
Ve ekmeğini can dostunla, arkadaşınla, kardeşinle bölüşüyorsan
Kimseye anlatamadıklarını sessiz sessiz fısıldıyorsan onun kulağına
Ve uzanmışsan bir kumsala, bir şezlonga, bir koltuğa
Bitmediyse henüz anlatacak hikayelerin
"Daha yeni başlıyoruz dostum" diyorsan kendine
Korkmuyorsan artık ne gelecekten ne gidecekten
Hiç dinlemediğin kadar yüksek sesle bir müzik açmışsan
Vücudunun en rahat yeri vicdanınsa bugün
Ve çenen susmuyor, kalemin durmuyor, senden hızlı koşuyorsa bazen

...
Daha ne olsun? 
Gerçekten "yaşıyorsun" demektir.




13 Nisan 2014 Pazar

Pesah

Pesah, nam-ı diğer hamursuz bayramı. İşte baharın habercisi, geldi çattı. 
Aklıma bugüne kadar kutladığımız bütün pesahlar geliyor. Kare kare fotoğraflar peşi sıra canlanıyor, her sene biraz aynı biraz farklı birbirinden. 

Önce bayrama iki üç hafta kala satılmaya başlanan, ya biterse diye kutu kutu aldığımız hamursuz/matsalar geliyor gözüme. 
Salonun bir köşesinde, zulada açılmayı bekleyen kare kutular. 
Ve limon almaya bile çıksa, yedek bir kutu daha almakta fayda var deyip iki limon ve bir kutu matsayla eve dönen canım annem...

Çünkü pesah hazırlıklı olmak demek...


Ve köşe bucak bir temizlik geliyor aklıma, adına bayram temizliği denilen, evde kaybedip unuttuğun ne varsa ortaya çıkan derinlemesine bir temizlik. Pırıl pırıl olmalı, mis gibi kokmalı her yer. 

Çünkü pesah tertemiz olmak demek...

Sonra gözüme içi ıspanak ve su dolu leğenler geliyor.
Bütün yıl ailece tükettiğimiz kaç kilo ıspanak varsa üçle çarpıyorum. 
Suya batırıp batırıp çıkarıyor annem ıspanakları. Tertemiz olunca hepsini minik minik kesiyor, harcını hazırlıyor. Artık börekler hazırlanmaya başlıyor. Derken kabaklar, patlıcanlar, pırasalar geliyor gözüme. 
Bir posta da onlarla flört başlıyor. 
Harıl harıl yemekler pişiriliyor.
Mutfak sanki 100 derece. 
Bir telaş...
Ya yetmezse pişenler, ya ya ya...
Babam eve her gün kırk yumurta getiriyor. 
Eve tavuk alsak da yumurtlasa daha kolay diye düşünüyorum. 

Çünkü pesah çok çok çok yemek pişirmek, çok çok çok yorulmak demek...

Derken hazırlanan yemek kokularına şerbet kokuları karışıyor. 
Haftanın kraliçesi, her evde olmazsa olmaz pesah kekleri.
Ceviz, tarçın, badem, havuç ve portakal kokuları beni mutfağa çağırıyor. 
Ama yiyemiyorum, çünkü bunlar pesahlık yiyecekler ve kesersem şekli bozulur, olmaz, beklemem lazım. 
Herşey zamanında güzel...
Annem her yıl bu keklerden en az on tane yapıyor. Evimize, üçüzlere, ablama, akrabaya, aşure haftasında bizi hiç unutmayan komşulara, beş çayı için arkadaşlarına... Yetmiyor, bir de benim arkadaşlarıma, bitmedi bir de şehir dışında yaşayan kuzenine, kek yola çıkıyor, hamursuz kutularıyla beraber kargoya biniyor. 

Çünkü pesah paylaşmak demek...

Derken sarı kahverengi bir aşk gözüme çarpıyor. 
Sarışının adı esmerin tadı gibi bu ikili: 
Revani ve Tezpişti
Benim damağımda kalan yoğun badem tadıyla yarışı açık ara önde revani kazanıyor. 
Her gün o tepsinin içindekiler giderek azalıyor, kim yiyor acaba? 

Çünkü pesah biraz kilo almak demek...

Ve (çok eskiden) dedem tatlılar hazırlıyor, onun spesiyali, kimsenin eline su dökemeyeceği badem ezmeleri, masapanlar.
Beyaz bir tatlı yapıyor, şu an bu lezzeti bulmam mümkün değil. 
Bir de turuncusunu yaratıyor, becerikli parmaklarıyla portakallı tatlı üretiyor.
Yakışıklı dedem, bu tatlıları bir de süslüyor. Adam mucizeler yaratıyor da bizim aileden bir Allahın kulu tarif almayı, nasıl yaptığını öğrenmeyi akıl edemiyor. Dedem ölümsüz sanıyorduk galiba. Sorgusuz sualsiz o hiçbir pastanede olmayan tatlıları afiyetle yiyorduk.

Çünkü pesah tatlı yiyip tatlı konuşmak demek...

Sonra aklıma yemek takımları ve masa örtüleri geliyor. Bunlar senede bir ya da iki kere kullanılan sofra gereçleri. 
Sadece misafir gelince bize de bu takımları görmek nasip oluyor. 
Süslü peçetelikler, kristal bardaklar büfeden çıkarken sanki dile geliyor, 
"çok şükür bizi hatırladınız, e nihayet yani" diyorlar.
O bembeyaz kenarları dantelle işli örtüleri annem nereden çıkarıyor, çeyizinden mi acaba, bilemiyorum.  

Çünkü bayram demek özenmek, ihtimam göstermek demek...

Zil çalıyor, teker teker aile üyeleri geliyor. Evimiz çiçeklerle doluyor. Herkes çok şık, özenli, süslü ve güzel. Derken hepimiz öpüşüyoruz, bayramlaşıyoruz ve sofraya geçiyoruz. Üçüzler masada oturacak yaşa gelene kadar evin en küçüğü bendim, matsa dolu bohçayı sırtımda taşımak benim görevimdi. Ama ben büyüdüm, derken sıra yeğenlerime geldi. 
Bohçamı yıllar önce küçüğüme teslim ettim.
Sonra bir melodi başlıyor. 
Dua bu. Ama eğlenceli bir dua, şarkılarla dilekler adeta beraber dansediyor.
Masada tatlı bir karışım olan haroset, zamanında çekilen acıları temsilen acı otlar, kurban edilen hayvanı temsilen bir parça kurban eti ve gözyaşlarının sembolü sirkeli su var. 
Hepsinin temsil ettiği bir duygu, bir yaşanmışlık var. 
Her sene yeniden bunlardan bahsediliyor, en baştan yeniden anlatılıyor. 

Çünkü pesah geçmişe biraz ışık tutmak demek...

Ve hep aynı sorular uçuşuyor havada:
"Bu yenir mi, bu yenmez mi, o olur mu, bu olmaz mı, çikolatalı hamursuz çıkmış, aldınız mı? Kepekli de mi çıkmış, nerdeymiş" 

Çünkü pesah çok sesten kendi sesini duyamamak demek...

Çünkü pesah misafirler sığmadığı için komşulardan sandalye almak demek...

Çünkü pesah on gündür bu geceye  hazırlanan evin sultanının yorgunluğunun "ellerine sağlık anacım" dendiğinde iki dakikada geçmesi demek...

Çünkü pesah senede sadece bir kere hamursuz çorbası içmek demek...

Çünkü pesah pudra şekerli çilek demek...

Çünkü pesah nerede ve hangi koşulda olursa olsun birlik, dirlik, aidiyet, sevgi ve aile demek...

Bunları bize öğreten kadına teşekkür etmek, onun gösterdiği yoldan yürümek, yalnız olduğunu bildiğin biri varsa onu sofrana davet etmek, bayrağı gönüllü bir şekilde teslim almak demek...

Kalbimizin huzurla dolacağı, herkesin duasını kendi melodisiyle söyleyeceği ve Allah'ın hepimiz için en hayırlı zamanda yüreğimizden geçenleri kabul edeceği bir bayram olsun. 

En güzel dilektir; eksilmeden çoğalmak. 
Allah her seneye nasip etsin, sofralar dolsun taşsın, iyi bayramlar olsun hepimize.

Hag Sameah 



10 Nisan 2014 Perşembe

Bir Koku


Yine bir ödevim kuş oldu, bugün bloğuma kondu.
Bu ödevin adı "bir koku". 

(Yaşanmış bir hikaye değildir, gerçekle uzaktan yakından ilgisi yoktur(olmasın da) ve duygusal bir yazıdır.
Baştan söyleyeyim...)

Buyrun efendim.



Bebeğim...
Bu koku senin.

Sen benim hasretim, sen benim duam, sen benim kaderim, dört gözle beklediğim, uğruna canımı olsa vereceğim, en kıymetlim, sonsuz mücadelem, en büyük zaferim. 

Bu koku senin. 
Evimizi dolduran, yıllardır beklediğim bu mis gibi, el değmemiş, ömründe hiç kir görmemiş, cennet bahçesinin kokusu senin. 

Tam on yedi yıl beklediğim bu güneş kokusu, çiçek kokusu, mucize ve özlem kokusu senin. 

Ki bu ev yıllarca kaç bebeğe misafirlik yaptı bilsen. 

Tüm arkadaşlarım bebekleriyle doldururdu bu evi. 

Kuzenlerin yine burada büyüdü. 
Karşı komşumuzun oğlu ilk adımlarını bana attı, mis gibi kokusunu salonumda yastıklara bıraktı. 

Herkes gitti, ben kokladım bu evi. 
Emekledikleri halıları, değdikleri perdeleri kokladım.
Bebek kokusunu içime çektim, dualar ettim, adaklar adadım. 
Gel ve evimize bir güneş gibi doğ diye elim karnımda hiç kıpırdamadan, neredeyse nefes bile almadan kaç ay bekledim...

Her hamileliğimde tekrar açıldı sandık. 
Tekrar, tekrar yıkadım sana aldıklarımı, ördüklerimi. 
Artık bu sefer doğ ve giy diye yalvararak, ağlayarak ütüledim, dolaplara hepsini defalarca kez özenle dizdim.

Bir türlü gelmedin. 
Herkesin dokuz ayda kavuştuğu bu kokuyu ben on yedi yıl bekledim. 
Evim masumiyet koksun diye.
Evim "sen" koksun diye.
Günahsız, minicik bir can benim koynumda uyusun diye bekledim.
Senin kokunla uyanacağım, yorgunluktan bayılacağım günleri bekledim.

Bazen kederle, bazen hasetle baktım tüm hamilelere.
Bazen kovmak, bazen boğmak istedim tüm anneleri.
Tutunamayıp bedenimden her veda edişinde canıma kıymak istedim. 
Üç dinde dualar ettim, mumlar yaktım, telli baba'da adaklar adadım, tüm kiliselerden anahtar topladım. 

Ve bundan 20 yıl evvel yeni bir müjdeyle hayata yeniden bağlandım.
Yine gidersin belki diye kimselere diyemedim. 
Bebeğim için bekliyorum, onu dünyadaki herşeyden çok istiyorum diyemedim. 
Ne zordu susmak bir bilsen, içimde fırtınalar koparken, içimde sen büyürken.

On yedi yıl bekledim ama o dokuz ay geçmek bilmedi. 
Her gün seninle konuştum, sana yalvardım, gitme diye, bitme diye. 
Ve bir gün gözlerime inanamadım.
Bu sefer yatakta ki kırmızı kurdeleli, lohusanın kendim olduğuna inanamadım.

Gögsümle boynumun arasında bir yere koydular seni. 
Bu koku.
Ahh bu koku, tanıdım ama böylesini değil.
Bu benim bebeğimin kokusu işte. Kanıyla, canıyla benim bebeğimin kokusu bu. 
Bu benim evimi gerçek bir yuva yapan meleğimin,oğlumun kokusu.
Bir kolye gibi seni boynuma takmak, ömrüm boyunca da seni orada kokunla taşımak istedim bebeğim. 
Bu kokuyu parfüm yapıp her gün üstüme sıkmak istedim.
Dünyada ki herkese yardım eden ben, elinde avucunda ne varsa ihtiyaçlıya açan ben, senin kokunun sindiği eşyaları tek bir kişiye bile veremedim.

Mezuniyetlerinde, diploma törenlerinde, her yere düştüğünde, her evden çıktığında seni öptüm, önce koklayarak... 
Derken sen büyüdün, benim için yeryüzündeki en mükemmel adam oldun. 
Gurur duyduğum, kokusuna vurulduğum, yakışıklı oğlum benim.
Ve en duymak istemediğim gerçek çıktı bir gün karşıma.
İngiltere'ye okumaya gitmek istedin.
Çok bencilce biliyorum ama seni yıllarca öyle bir bekledim ki, değil yurtdışına şehirdışına bile gitmeni hiç istemedim.
Seni kaybetmekten, sensiz kalmaktan, kokunu duyamamaktan korktum.
Ve insanın korktuğu başına gelir derler ya...
Hay demez olaymışım, hay korkmaz olaymışım.

Sen kokan bir valiz geldi geri, peki sen nerdesin bilemedim.
Cevap verirler diye sormamayı seçtim. Gerçekler bizi ayırırsa diye korkumdan sindim.
Şimdi burnumun direği sızlıyor oğlum, bizi neyin ayırdığını söylemeye dilim varmıyor.
Toprak bile sen kokar mı? Kokuyor.
Güneş sen, bulut sen, yer sen, gök sen kokuyor.
Gece üzerime çöken karanlık, yutarak içtiğim sigaram sen kokuyor.
Gözyaşım, kalp ağrım, nefesim sen kokuyor. 
Oğlum benim, ruhum, aklım, kalbim, canım sen kokuyor.
Bu kokuyu biliyorum, çok iyi tanıyorum.
Benim dünyam sen kokuyor.
Can parçam ilk günkü kokusuyla hala benimle yaşıyor.









5 Nisan 2014 Cumartesi

Karmiel

"Dans Ediyorum Öyleyse Varım" 

Ve Şemeş Karmiel Dans Topluluğu sahnede...

Yer:Şişli Kültür Merkezi
Saat:21.00
Tarih:19 Nisan 


2004 yılının Ekim ayında ilk çalışmalarını yapmaya başlayan gönüllüler bir grup kurdu. 
Çalıştırıcıları da bu grubun adını  Şemeş Karmiel Dans Topluluğu koydu. Bu yıl 9.Yılını kutlayacak olan ve 3 ayrı yaş grup dansçılardan oluşan ekibe 12-16 yaş çocuk grubunu da ekleyen dans toplulugu 120 gönüllü dansçı sayısına ulaştı.
Profesyonel sanat direktörleri ve çalıştırıcıları olan ekip her yaz Türkiye'yi temsilen Karmiel Dans Festivali'ne katılmaktadır. 
Uzun bir hazırlık döneminden sonra bu yıl 19 Nisan Cumartesi akşamı eski Şişli Kent Sineması, şimdiki Şişli Kültür Merkezi'nde yapacakları dans gösterisinde seyircileriyle buluşuyorlar.

Dans ederken sosyal sorumluluk projeleri de yürüten bu grup, belirli ihtiyaçlı ailere ve kurumlara hayata ve yaşama dair aklınıza ne geliyorsa, irili ufaklı el vermeye, destek olmaya çalışıyorlar. Omuz omuza verince dertler nasıl da kolay çözülüyor. Derken bu manevi huzur ve mutlulukla sadece şarkılarla değil hayatla da müthiş bir dans başlıyor.

Buraya kadarı grubumuzu tanımayanlar için bir bilgilendirme yazısıydı. Artık grubu herkese anlattığıma göre benim yolum nasıl kesişti, işte ona değinebilirim. 

Üç yıl evvel bir Anneler Günü'nde rastladım ben bu gruba. 
Hepsinin suratında kocaman bir gülümseme, üstlerinde yöresel kostümler, herkesten çok kendilerinin eğlendiğini hissettiğin bir enerji ve benim asla beceremeyeceğimi düşündüğüm bir koreografiyle dans ediyorlardı. 
Hayran kaldım. Ayakta alkışladım. 
Lise öğrencisinden, üniversitede çocukları okuyan veliye kadar her yaş grubuna kucak açan bir grup gördüm sahnede.
Bende böyle dans edebilmek çok istiyorum dememle kendimi ilk provada buldum.
Önce dans geçmişim bir film şeridi gibi gözümden geçti.
Çok kısa bir film oldu gerçi bu.
İlkokulda halk oyunlarıyla başlayıp, ergenlikle ve alkolün etkisiyle eller havaya doğru giden ve senede bir iki kere kızkıza Cahide'de şuursuzca göbek atılan bir dans geçmişi. Bekarlığa veda ve hoşgeldin beş gittin partileri dışında pek dans ettiğimi hatırlayamadım. 
Ama olsun, denemekten ne çıkar?
Dans özgürlüktür, terapidir, ruhu besler, enerji verir, değil mi?
"Bende geldim, işte burdayım" dedim. 
Ne gelene niye geldin deniyor, ne beceremeyene burun kıvrılıyor. 
Haftaiçi, haftasonu, gece, gündüz farketmeden prova yapan, emek veren bir grup. 
Kışın danslarını İstanbul'da, yazın yurtdışında dans festivalinde sergileyen bu ekibin bu kadar kısa sürede bir üyesi olacağım aklıma gelmemişti. 
Hiç karşılıksız, kalplerinden sadece eğlence, dans ve arkadaşlık geçen gönüllü insanlar topluluğuna ben de karıştım.
Ve bir öğretmenleri var ki...
Yıllarını folklöre vermiş, bu işe gönlünü, hayatını adamış bir dans aşığı. 
Hani bazı insanlar vardır ya...
Bir güler, gözleri de onunla beraber güler. Bir de üstüne üstlük o gülen gözler nazar boncuğu kıvamındadır, böyle mavi mavi masmavi. 
Vurun tahtaya!!
O sempatik haliyle bir şey ister, hayır diyemezsin, dur yapayım ne istiyorsa dersin. Şeytan tüylüdür, çabuk kanarsın.
Ve...
An olur ki... Anammmm..
O "şirine", cüssesinden hiç beklenmeyecek kıvamda bir höööt der, bir kükrer var ya...Koşar sıraya geçersin, hatta tek ayak üstünde bile beklersin. Bugüne kadar azar işitmeyeyim diye ne diyorsa yapmaya çalıştığım tek insan. 
Onun adı Verda Darsa. 
El emeği, göz nuru grubunun üzerine titreyen bir dans öğretmeni. 
Disiplinli, titiz ve çok dikkatli. 
Her hatayı yakalıyor, gözünden bir şey kaçmıyor. Gerçi bunda benim saklanma ihtimalimi sıfıra indiren boyumun da etkisi var. O ne yapsın ben kocamanım sonuçta.
Ama hakkını yiyemem, anlayışlı biri.
Mesela herkes sağa dönerken ben sola dönebilirim. Herkes ayağa kalkarken ben eğilebilirim. Grubun iki kere gösterince anladığı harekete ben beşinci denemede ısınabilirim. 
Beni hiç velime şikayet etmedi. 
Çok becerikli olduğumu zannedip duvara tosladığım bir platformdayım. 
Ve tam doksan yaşındayım.
Her hafta bana en baştan hatırlatma yapman gerekli. Acaba ne zaman bana "hadi canım sen bu hafta gelme, git bak bakayım ben evdemiyim" diyecek diye bekliyorum. Demiyor, her hafta gülen boncuklarını kırpıştırıp "Hoşgeldin" diyor. 
Ben de yüzsüz gibi ısrarla gidiyorum:))) 
Ben bu grubu çok seviyorum. 
Pek beceremesem de dans etmeyi de...
Ve evet dansediyorum, öyleyse ben de varım, bir parçası olmaktan gurur duyduğum bu grupla 19 Nisan'da tam karşınızdayım. 
Bu gösteriyi seyretmek isteyenlere sesleniyorum. 
O gece 120 dansçı ile "BİRLİK"te dans etmenin keyfini sizin alkışlarınızla yaşayacağız. 
Bütün kış hazırlandık, şimdi huzurlarınıza çıkmak için can atıyoruz. 

Davetiyelerle ilgili detaylı bilgi için bana facebook'tan mesaj atabilirsiniz veya 
lilibardavit@gmail.com ' a mail atabilirsiniz. 

En kısa zamanda rengarenk kostümlerimiz ve bomba gibi enerjimizle görüşmek üzere.

Not:Bir dans var ki... Adı Horon. 
Her provada ağzım açık seyrediyorum, büyüleneceksiniz, ortalık inleyecek, benden söylemesi:)))










3 Nisan 2014 Perşembe

Beyaz


Sevgili öğretmenim Mario Levi'yle atölye çalışmasından bir ödevimdi bu benim. 
Konumuz "bir renk" idi. 
Ve tabii ki bu rengin hikayesi, çağrıştırdıkları, anıları, düşündürdükleri ya da onunla ilgili yaratılacak gerçek dışı bir hikaye. 
Ben en sevdiğim rengi seçtim, kalemim de yazdı.
Beyaz.
Buyrun huzurlarınızda fırından taze çıkan deneme yazılarımdan biri...


Beyaz, bembeyaz bir kumaş almışlar ben daha doğmamışken, henüz annemin karnında yedi aydır keyifle dönüp dolaşırken.
Ne kadar uzun kesersen bu beyaz kumaşı, ömrü o kadar uzun olurmuş yeni doğanın. 
Ve fırfırlı, fiyonklu bir elbise hazırlanmış bu kumaşla. 
Beyaz, bembeyaz benim ilk entarim...
Henüz neye ve kime benzediğim bile bilinmezken, tüm iyi dileklerle, mutluluk gözyaşlarıyla benim için dikilen.

Beyaz, bembeyaz benim süt dişlerim.
Herkesin görmeye bayıldığı, etrafa neşe saçan, mutluluk katan gülüşlerim, herkesi eğlendiren, farelerin yediği eksik dişlerim.
Diş perisininki gibi, lekesiz, tertemiz, capcanlı, pirinç tanesi kadar minik beyaz incilerim.

Beyaz, bembeyaz benim yakam.
Her gün minik üniformamın üzerine annem en yenisini takar. 
Ve her gün yeniden yıkar, aklar, paklar.
Mis gibi lavanta kokar, annem onu kartopu gibi beyaz yapar ve her yeni sabah beni uğurlarken onu sevinçle boynuma takar. 

Beyaz, bembeyaz benim önlüğüm.
Kıyafetimin üzerine giydiğimde aynaya geçer bakarım.
Her gün bu beyaz önlüğümle gurur duyarım.
Yakasına işlenmiş adımla, bu önlüğü giyebilmek için okuduğum yılların ağırlığıyla, yardım edeyim diye bana uzatılan ellerin sıcaklığıyla her defasında beyaz bir yola çıkarım.
Her bir yeni gün hayata sıfırdan başlarım.
Yine yeniden beyaz önlüğümü giyer, yoluma çıkana bembeyaz bir ışık saçarım.


Ve artık aşığım.
Küt küt atıyor kalbim, karşımda asılı duran beyaz rüyama bakıyorum.
Bu benim mi gerçekten?
Beyaz, bembeyaz benim gelinliğim.
Üstünü dantellerle, taşlarla süslediğim.
Öyle mi olsun, böyle mi olsun diye gecelerce rüyalarıma giren, kabarık kocaman, odalara sığmayan gençkızlık hayalim.
Üzerine umutlarımı, dileklerimi, geleceğimi, aşkımı işlediğim.

Beyaz, bembeyaz benim evim.
Bu sefer tüm mobilyalarını, perdelerini benim seçtiğim.
Bütün odalarını kendimden parçalarla süslediğim.
Mutfağında ürettiğim, balkonunda eğlendiğim, yatağında seviştiğim. 
Cumhuriyetim, aidiyetim, nefes aldığım, huzurla dolduğum, sığınağım, yuvam burası benim.
Şarkılar söylediğim, hayatımın tek şahidi, en çıplak olduğum, sıfır makyaj kaldığım, güldüğüm, ağladığım, dünyadan arındığım beyaz evim.
Burası benim en büyük sırdaşım, yol arkadaşım, sevincimi gören, ayıbımı örten yerim, en beyaz dünyam benim.

Beyaz, bembeyaz benim saçlarım.
Bir duygunun tam karşılığı eder mi acaba her bir saç telim?
Hayal kırıklığı, pişmanlık, keder, hüzün, korku, geç kalmışlık hissiyle dolu bazen beynim.
Yaşanmışlıklarla, coşkularımla, aşklarımla, anılarımla, tutkularımla dolu her bir beyaz saç telim. 

Beyaz, bembeyaz benim son entarim. 
Bir çok "keşke" bir çok "iyi ki" barındıran son beyaz kumaşım benim. 
Bu sefer ne ben seçtim, ne de bu elbisemi süsledim.
Taa o ilk gün bana biçilen kumaş gibi. 
Tek farkı, artık mutlululuk için akmayan gözyaşları. 
Hıçkırıkla, kederle ıslanan beyaz finalim. 
İlk geldiğim yerdeyim, başa döndüm sanki. 
Yine bir beyaz elbisenin içinde, yine bilinmeyen bir dünyaya gitmekteyim. 

                       

31 Mart 2014 Pazartesi

Bugün de Böyle

Umutsuzlukla çaresizlik
Hüzünlü bulut
Beni hiç ısıtmayan bir güneş
Penceremden gördüklerim
Yorgunlukla keder
Uykusuz düşünceli geceler
Cevapsız sorular
Çözemediklerim
Dertlerim
Üzüntülerim
Sertleşen kalbim
İçimdeki fırtınalar
Çok bilinmeyenli denklemlerim
Yola çıkan yeni lodos
Bakıpta düzeltemediğim
Görüpte önüne geçemediğim
Aşamadığım engeller
Durduramadığım bir iştah 
Buz gibi eller
Titreyen sesim
Ağrıyan kalbim
Yüzümden düşen bin parça 
Acı bir kahve 
Boğazımda düğümlenen bir hıçkırık
Kafamdaki bin tilki
Müthiş bir baş ağrısı
Çıkmaz gibi görünen bir sokak 
Sebepli sebepsiz dolan gözlerim
Seni arayan ellerim 
Radyomda çalan tüm şarkılar
Zehir zemberek bir tablo 
Mum gibi kendini tüketen inancım
Bir kadeh kırmızı üzüm
Nereden elime geçti anlamadığım bir sigara
Karanlıkla sessizlik
İlk kez bu derece bozulan moralim...

Yük oldu bugün bana

Bugün gerçekten çok mutsuzum nokta.