30 Ekim 2014 Perşembe

Cihan'ın Kaleminden Düşenler

Mine ve Cihan'ı hatırlıyor musunuz? 

Mine, Cihan'ın giden bacağı, Cihan'da Mine'nin tüm hayatı.
Daha önce bahsetmiştim bu mücadeleci ana oğuldan. 

Herkes ona güzel enerjilerini göndermişti ve sanırım bir dönem işe de yaramıştı. 
Gel gelelim şu ara durumlar biraz tatsız, ortam biraz sıkıcı. 
Olur böyle zaman zaman. 
Benim Cihan'ımın keyfi kaçmış, canı sıkılmış, morali bozulmuş...
Haklı. Yerden göğe kadar hem de. 
Ne denir ki? Adam 23 yaşında. Yapmak istediği milyonlarca şey var. 
"Olsun Cihan, hayat çok güzel baksana, çiçek böcek toz bulut pembe...." gibi saçma cümlelerle adamı daha da kızdırmak istemiyorum. 
"Yapamadıklarını az çok tahmin ediyorum da, ne yapabiliyorsun peki onu söyle" dedim.
"Yazıyorum" dedi. 
"Allaaahhh, harika, hadi okut bana, hatta istersen yayınlayalım" dedim.
"Noooooo" dedi ama okumama izin verdi. 
Bir süredir ara ara gönderiyor bana yazılarını, tabii ki kimseye okutmuyorum, söz verdim.
Kalemi güçlü, cümleler birbirini kovalıyor, çok etkileniyorum ama yazılar kızgın. 
Tüm kelimelerin kaşları çatık, isyan akıyor satırlardan, üzüntü, umutsuzluk akıyor...
Ne yazsın adam, hava civa mı, ne yaşıyorsa onu döküyor işte. 

Ve bugün tam ben onu yoklayacakken morali son derece bozuk bir genç adamın satırları düştü postama. 
Yine çok beğendim Cihan. Bütün duygularını inan yüreğimde hissettim. 
Üzüldüm de tabii...
Ne yapsam yahu diye kendi kendime konuşurken, kendisinden izin çıktı. 
"Bu bir ilk, ilk defa beni hiç tanımayanlar okusun yazılarımı, al yayınla ablacım" dedi. 

Bunlar Cihan'ın kaleminden düşenler, fazla "umutsuz" bir yazı ama umuda döndüreceğiz bunu, hepimiz, yine tüm güzellikleri senin için dileyerek...

"Umutsuzluk yanıbaşındaki suya uzanamamaktır. 
Umutsuzluk Tanrı'ya isyan etmektir hatta  belki ona inanmamaktır.
Umutsuzluk hayallerin bir çıkmaz sokak oldugunu anlamaktır, kapkaranlık bir uçurumdan atlamaktır. 
Umutsuzluğun içinde sevgi, aşk, aile bağı gibi kavramlar yoktur. 
Umutsuzluk, ölümü kabullenmektir,ondan korkmamaktır, onu bir umut olarak görmektir. 
Bu bir son gibi gözükse de aslında sonsuzluktur. 
Umutsuzluk geleceğin düşmanı, geçmişin efendisidir, kör olmak, boşa nefes almaktır. Umutsuzluk piyango biletinden büyük ikramiye çıkacağına inanmamak değil, o bileti almamaktir. İntihara bir adım kalmış demektir. Silmektir geçmişi, gelecegi, şu anı.
Uyuşturucu gibidir, gün geçtikçe sarar dört bir yanını, kurtulamazsın.
Umutsuzluk bulaşıcı bir virüstür, tek bir kelimeyle tek bir bakışla bulaşır. 
Umutsuzluk galibi olmayan bir savaştır, kazananı yoktur. 
Umutsuzluk vazgeçmektir, seni seven onca insana rağmen vazgeçmektir, onlara ihanet etmektir. Umutsuzluk üretememektir, farkında olmadan tükenmektir. 
Umutsuzluk bir bacağın kesilmesi değil, diğer bacağı yok saymaktır. 
Umutsuzluk haksızlıktır, adeletsizliktir. 
Umutsuzluk pamuk ipliğini koparmaktır.  
Umutsuzluk temmuz ortasında güneşin gölge yapmayacak kadar dik geldigi bir anda üşümektir. Belki de umutsuzluk ayaklarının yere basmasıdır. Gerçekleri görmektir. Umutsuzluk doğruların yanlışların olmadığı uçsuz bucaksız bir karanlıktır. 
Umutsuzluk çaresizliktir, yetememektir, olduramamaktir. 
Belki de umutsuzluk gecenin bi vakti bunları sana yazdırandır... 

Cihan Özalp"


Offffff...

Cihan, canım benim...
Dinle evladım diye başöğretmen kostümü giymiyorum ama dinle, oku...

Duygularını yazmak çok güzel birşey, lütfen hep yaz, daha çok yaz, ne cevherler var sende tahmin bile edemiyorum. Üzgünken hele daha kolay dolar satırlar.
Yıldızlar hep vardır ama karanlıkta görünür, ondandır ki tüm şairler melankoliktir ya biraz, bir kederle bir kalem yeter zaten yazmaya.

Sana ne diyebilirim ki? Hayat çok güzel, senden kötü durumda olan insanları düşün ve mutlu ol mu diyim? Demiyorum çünkü seni bunlarla oyalayamam, seni yattığın yerden de harikalar yaratabileceğine şu an inandıramam. 

Ama bence sen çaresiz değilsin, o yüzden umutsuz hiç değilsin, olmayacaksın.
Umutsuzluk nefessiz kalmaktır, çıkan candır, ölüm anıdır.
Yok olmak, sevdiklerinden uzak kalmaya mecbur olmaktır. 

Sen bunların hiçbiri değilsin Cihan'cım.
Sen annenin "nefesisin", hayata tutunma sebebisin.
Bir gülümsemen için ömrünü vermeye hazır muhteşem bir kadının oğlusun.
Kendini teselli edecek birşey bulamıyorsan bu hayatta, annen için tutun masalına. 
Annen için yaşa.
Ve sarıl ona.
Ve biraz gülümse. 
Ve yazı yaz.
Ve ağla, bağır çağır ne istersen yap bitanem ama yaşa.
Annen için kal bu hayatta.
Onun başındaki erkek ol.
Onun başını kimseye yaslayamadığı omuz ol.
Onun derdini kimselere anlatamadığı sırdaşı ol.
Onun dünyası sensin, en can yoldaşı ol.

Çünkü o seninle mutlu, sana hayran ve sana aşık.

Umutsuz kaldığın her an aç bu yazdıklarımı oku.
Kendin için vazgeçtiğin herşeye "annen" için sarıl.
Anneler, iyi ki varlar... Unutma.


Seni çok ama çok seviyorum.

Not: 
1.Olur ya, yazıların alır başını yürür, benden önce ünlü olursan seni gebertirim:)
2. Haftasonu kahve senden pasta benden, hemen iyileş ve çabuk eve geri dön. 
3. Belki yarın daha güzel bir gün olur, unutma.

26 Ekim 2014 Pazar

"B"


Olmazı olduran, gözlerimi dolduran sonbahar...
Bir koku aldın benden. 
Burnumun direğini sızlatan bir koku.
İlk günler böyle olacak galiba. 
Önce saatleri, sonra günleri saymaya başlayacak insan. 
Sırada aylar, yıllar, yollar var sayılacak. Anılar var hatırlanacak, unutulmayacak anılar. Hepsi bir bir dile gelecek. Dört bir yanını saran hatıralar ve çocukluğun sıraya girip "önce beni anlat" diye bekleyecek. 
Dostlar gelecek, seni neşelendirecek, dolabını dolduracak, sana hiç olmayacak sandığını yaptıracak: kahkaha bile attıracak. Evin hiç boş kalmayacak, gözünden son akan uykuya kadar bekleyenler sana yoldaş olacak. Ne kadar alakalı alakasız konu varsa konuşulacak.
"Yok artık o da aramaz herhalde" dediğin ve tarihin tozlu sayfalarında kaybettiğin herkes ama herkes arayacak. Bazı sesler eski kokacak, bazı yüzler çizgi dolacak. 
Dünya ezber etmiş, cümle alem yüzüne hüzünle bakıp "zaman" diyecek. 
Ve o meşhur zaman etkisini göstermeye başlayacak, şaşkınlıkların alışkanlıklara dönüşecek, bakışların netleşecek. 
Derken gün gelecek el ayak çekilecek, sohbetler tükenecek, dostlar eve gidecek ve sen kendinle, elinde minik bir çerçeveyle, başbaşa kalacaksın. 

Anlayacaksın; Göz açıp kapayıncaya kadar geçen süreye "hayat" denildiğini, anlayacaksın. 
Uğruna didindiğin, paralandığın, saçını başını yolduğun herşey ardından el sallarken, giden sen olacaksın. 
Öğreneceksin; elinden gelen kadarı alın yazısını değiştirmeye yetmeyince geride durabilmeyi öğreneceksin. 
"Kusursuz olmasam da olur, huzursuz olmayayım" diyecek, küçük mutlulukları büyüteceksin.  
Zaman en yakın arkadaşın, tek tesellin olacak. 
Acı "ben emanetim, kalıcı değilim, sen bana çok alışma" diye arkandan seslenecek. 
Keder "kaderini sevdiğin gibi beni de sevmeyi öğren" buyuracak. 
O da olacak, kader sana kederini bile sevdirecek. 
Hayat bir süre daha şefkatli davranacak sana. 
Kendini tanıyamayacaksın. 
Olgunlaşacak, tekamül edeceksin. 
Cesaretin seni büyüleyecek. 
Soluklandığın her an anlam kazanacak. 
Zamansız esen ayrılık rüzgarı buz gibi esip seni uyandıracak. 
Seni bu yoksunluk büyütecek. 
Önce gözyaşın terkedecek suretini. 
İçin akvaryum gibi olacak ama yaşlar gözlerinin peşini bırakacak, durmaz mı hiç sandığın gözyaşın duracak, gözpınarların bir bir kuruyacak. 

Sana herşey onu hatırlatacak. 
Dilinden düşmeyecek adı, gözünden gitmeyecek en gülen yüzü, kulağında çınlayacak her sabah "günaydın" diyen sesi. 
Ve her gün akreple yelkovan iki kere gösterecek sana veda saatini.
Birinde uyuyacak, ötekinde kolunda ki saate bakacaksın. 
Canım benim...
"Bir telefon olsa bari gittiği yerde" diyecek, isteklerinle çocuklaşacak, saçmalayacaksın. 

Kalbinde ki harf önce eline, sonra camdaki buğuya değecek. 
Ve o harfi gördüğün her yerde yüzün de bir tebessüm belirecek. 

Derken Mevlana'nın en sevdiğin satırları aklına gelecek, gözünü açtığın her bir gün...

"Allah der ki; Kimi benden çok seversen onu alırım. Ve ekler, Onsuz yaşayamam deme, seni onsuz da yaşatırım."

Bir düşünceler alacak seni, cevabını yaşamadan hiçbir zaman bilemeyeceğin sorular üşüşecek; hepsini kovalayacaksın. 

En basiti kalacak aklında; tek bir soru:

İnsanoğlu herşeye nasıl da hızla alışıyor? 
 



13 Ekim 2014 Pazartesi

Uyuyan Güzel

Upuzun bir maraton, zorlu bir savaş, kıran kırana bir mücadele...
Günlerce, gecelerce, şeytana pabucunu ters giydirdiğimiz saatler...
Bir gün bile mi insan kendinden birşey eksiltmez, her zaman bakımlı, her zaman capcanlıydın güzel kadın...
Kendi derdini unutup yine başkalarına koşan fedakar, cefakar yürek...
Başında bir yağmur bulutuyla gezerken bile inancı hep korkularından büyük olan savaşçı annem...

Bizim karnemiz; altı haftada bir aldığımız raporlarımız, tahlillerimizdi.
Ödevlerimiz; ailece elele girip elele çıktığımız tedavilerimizdi. 
Sözlü sınavlarımız; doktor muayenelerimizdi. 
Hepsini verdin, başardın, hiç sınıfta kalmadın, bir gün şikayet etmedin azimli annem. 
Ve şimdi yoruldun, haklısın da, can mı dayanır buna? 
Dayanmaz canım annem benim.
Artık uyumayı, huzurla dinlenmeyi seçtin. 
Bizi sensiz, yarım, sessizce bıraktın. 

Ne denir ki? 
Aklımdan kalbime düşenler bir kaç fasikül eder. 
Kalbimden kalemime ancak bu üç beş satır ulaştı işte. 
Duygularım düğüm, kalbim büklüm büklüm. 
Herşeyin yeri doluyor da senin yerin ne olacak bilmiyorum...

İnanamıyor insan, "nasıl yani seni bir daha göremeyecek miyim" diyorum.
Yok, göremeyecekmişim annecim. 
Ancak rüyamda artık, resimlerinde sarılacağız sana. 

Ne veriyordu Allah, hayat? 
Dağına göre kar mı? 
Verdi, verdi, dağ tepe yağdı, bembeyaz oldu her yer. 

Sen söyle hayat? 
Ne veriyordu Allah? 
Sabır mı? Onu da veriyor, hayat devam ediyor. 
Eksik, hüzünlü ama devam ediyor, edecek. 

Biliyorum zaman, herşeyi çözdüğü gibi bu bulutları da dağıtacak.
Biliyorum, çare zaman, ama...

Ne seni unutacak kadar zaman geçecek, ne de geçen zaman seni unutmaya yetecek. 
Zaman sadece acılarımızı hafifletecek. 

Ben yine senin saçtığın ışıkta, senin gösterdiğin yönden gideceğim. 
Artık omzumda ki meleksin. 
Her karar aşamasında yine bana pusula olacak, yardımını benden esirgemeyeceksin. 
Çünkü sen annesin, annemsin benim. Ve anneler gitmez, birşey değişmez. 
Ne sana sevgim bitecek ne hayranlığım. 
Değişen tek şey her geçen gün artacak özlemim olacak. 

En büyük hayalimizdi; üç kuşak resmimizin olması... 
Yarım kalan en büyük hayalimiz. Kısmet olmadı canım annem. 
En çok buna sızlıyor içim, kalbim eziliyor, en çok buna...

Beki'm...
Ardında seni çok seven, kalbi her an seninle atacak olan aileni bıraktın.
Babam, evlatların, beş torunun ve tüm sevenlerin senin huzurla uyuman için dualar ediyor. 
Tek tesellim annenle babana kavuşmuş olman, yine tekrar çocuk olmanın keyfine varacak olman. 

32 yıldır eli sırtımda, gözü üstümde olan öğretmenim, en can dostum, kalbimin dip köşesi, gülme nedenim...
Şimdi en büyük kederim, en derin özlemim, gözümdeki yaşsın. 

Gittiğine mi üzüleyim, sıkıntılarından kurtulduğuna mı sevineyim, hangi duygu bu, yeni tadıyorum, anlayamıyorum.
Bıraktığın anılarla, birbirinden güzel resimlerinle, öğrettiklerinle, verdiğin mücadelenin hayranlığıyla seni yüreğimde yaşatarak yola devam edeceğim. 
Beni görmek istediğin her ne durum ve an varsa Allah nasip etsin de göklerden yine ilk sen gör diye dualarla yaşayacağım. 

Canım annem benim. 
Benim güzel annem. 
Seni tanıdığıma şükürler olsun.

Sana söz; hayatımı hayallerimizin rengine boyayacağım. 
Beyaz, hep bembeyaz hayallerle seni kalbimde yaşatacağım.

Seni çok ama çok seven orkiden,
Kazandibin Lulu'n...


Not: Cenazenin bile güzeli olur mu? 
Olurmuş. Mahşeri bir kalabalık yaratıp annemi son yolculuğuna uğurlamaya gelen tüm sevgili dostlarımıza; annemi ve bizi yalnız bırakmadığınız için sonsuz teşekkür ederiz. Kalbimizde sevginizi hissettik, güçlü olmamız için en büyük neden varlığınızdı. Hepimizin duaları kabul olsun, sonsuz uykuya yatan tüm yakınlarımızın da ruhları huzurla dolsun. 


6 Ekim 2014 Pazartesi

Gülümse

Bir of çekip karşı ki dağları inletmek, seni duyanı titretmek mi istiyorsun? 

Yine yeniden bir daha geri gelmesi imkansız bir zaman dilimine mi düştü yolun? 

Şimşekler kafanda çakıyor, yağmur en çok kalbini mi ıslatıyor?

Bir kez daha sesini duymak, sevgini haykırmak mı istiyorsun?

Geçmişi özlüyor, geçmiş aslında hala "geçmemiş" mi görünüyor gözüne? 

Seni de mi çağırıyor eski resimler, tozlu kutular, gözünde canlanan tüm anılar? 

Koskoca sandığın mazi mi dolanıyor diline dostlar sorunca? 

Aklından düşenlerin ancak çeyreğimi düşüyor kaleminden? 

Bir "sen" mi var senden öte? 

...

Cevabını bilmediğin tüm sorular, içini sıkan, seni yoran, yerden yere vuranlar için

Aklına geldikçe gözlerini yaşartanlar, tadı damağında kalan her bir can için

Olsun diye beklediğin, olmasın diye dua ettiğin herşey için 

Göz bebeklerini parlatanlar, burnunun direğini sızlatanlar için

Sarardığını anlayınca çekip giden tüm yapraklar için

Hayattan ödünç aldığın ve hepsini geri vereceğin her bir nefes için

Tüm yanlış karar ve yanlış rastlantıların için

Acaba'larıyla boğuşanlara inat, cesaretinle kasıp kavurduğun rüzgar, esip gürlediğin her an için

Kimine bir damla zor akan, aksi gibi sana sel olan tüm yağmurlar için

Sisli tozlu günlerde ki karanlıklara rağmen hala bembeyaz, hala aydınlık, hala tertemiz kalan yüreğin için 

Bil ki dua ve emek kaderin önüne geçer, vazgeçme, yorulma, istediğini olmayan yerde arama, gözünün göremediği kadar uzaktakinin peşinden koşma, cevabını bilmeyene soru sorma, kendine sor, kalbine sor, içinle konuş, ardından bıraktığın izlere bak, gurur duy, makul ol, bugün tersten dönen dünyana gülümse ve sakın susma.

Sen sustukça konuşan hayata inat, gülümse hadi. 
İçindeki çocuğa sarıl ve gülümse.
Çünkü herkes aynı dilde gülümser, unutma.
Sen gül ki dünya gülsün, sen gül ki dünya sana dönsün...












23 Eylül 2014 Salı

Roş Aşana

Bir iki hafta önceden evlere gönderilen badem ezmeleri ve tebrik kartlarının havaya yeni başlangıçların kokusunu bıraktığı Roş Aşana günleri.

Mutlulukla, huzurla ve sağlıkla kutlanıyorsa eğer birşey ifade edebilecek olan bayram geceleri.

Yine herkes ellerinde yeni yıl hediyeleriyle aile büyüklerinin kapısını çalacak. 
Ne trafik, ne iş, ne güç engel olabilecek o kavuşma anına. 
Belki aylardır görmediğin herkes ama illaki herkes gelecek. 
Yurtdışında ki can parçaların geceye telefonda bağlanacak.

Güzel kıyafetler, bir orduya yetecek yemeklerle süslü masalar, hep iyilik çağıran dualar ve seneye sayının hiç eksilmemesi hep artması için temennilerle dolu geçirilecek saatler.

Yeni yılımız tatlı geçsin diye yine rendelenmiş elma reçeli yenilecek, bereket evimizi hiç bırakmasın diye bir balık kafası masada tam ortada bekleyecek. 
Düşmanlar yok olsun diye hurma, mutluluk "çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane" olsun diye de nar. 
Hepsi teker teker masayı süslerken evin kadını tüm aileyi sofraya davet edecek. 

Ve bayram masasının bir olmazsa olmazı daha:
Herkesin yaptığının farklı lezzette olduğu ama en güzelini hep kendi annesinin yaptığı pırasa köfteleri. 
Tabaklar elden ele gezdirilecek, ortamda tatlı bir gürültü ve memnuniyet dolu yüzler belirecek.
Karınlar biraz doyunca sohbetler renklenecek. 
Bazı dualar gerçekleşecek, bunlara beraber sevinilecek. 
Bazıları gerçekleşmeyecek, onlara da kader, kısmet denecek. 
Resimler çekilecek, yine yeniden aynı koltuklarda, kiloların biraz arttığı, kırışıklıkların derinleştiği, küçüklerin büyüdüğü, saçların yıllar geçtikçe beyazlaştığı pozlar verilecek. 
Geleceğe emanet ettiğin, şimdi ilkokula gidenin yirmi sene sonra "vay bee" diyeceği resimler...
Biraz güldüren, biraz acıtan anılar birikecek yine.

Anneler yine harikalar yaratacak. Hepsinin ellerine sağlık denecek. 
O kadar çok çeşit yemeği nasıl hazırladıklarına hayret edilecek, bir kez daha onlara hayran kalınacak.
Ve tabii ki o körolasıca rejim bir başka pazartesiye uğurlanılacak çünkü kural bu: O tabak bitecek!
Yenmezse anneler buna çok bozulacak, taa öbür seneye kadar "bir daha bu kadar uğraşmam valla" diyecek, ama birşey değişmeyecek, öbür sene yine, yeniden daha da uğraşacak. 

...

Bayramın kutlamayla bir alakası olması lazım. 
Bayramın sana coşkuyla gelmesi lazım. 
Kapıyı şen çanlarla çalması lazım. 
Eğer gerçekten "bayram"sa bunu önce içinde hissetmen lazım. 

Ve öyle de olacak, hissedilecek.

Bu gecelerin aslında ne kadar önemli ve özel olduğu tabii ki elinden sabun gibi kaydığında ya da sofrandan biri eksildiğinde anlaşılacak.
Vakti zamanında rejimde olduğun için tadına bile bakmadığın yemeklere yanılacak. 
"Ne salakmışım inanamıyorum, olsa da yesem keşke" denecek. 
Burnunda tüten herkes ve istisnasız herşey gözlerinden iki yol olup akacak.
Kural değişmeyecek.
Kaçan balık hep iri olacak. 

...

Bizim takvimin yeni yıl yaprakları dönmeye başladı. 
Sevgili yeni yıl, yeni ve sürpriz bir tarih yazar mısın acaba? 
"Evet evet, bu yıl o yıl işte" dedirtir misin bizlere?
Ne olursa olsun, umut etmekten, dilemekten, hayal kurmaktan hiç vazgeçmeyen kullarını sevindirir misin? 

Çevresine kör gözlerle bakan, tüm çağrılara kulaklarını tıkayan ve senden gelen mesajları hiçe sayanlara farkındalık yaratır mısın?

Uzattığın eli görmeyenlerin gözlerini açar mısın? 
Tüm güzelliğiyle açtığın kalbini sevmek yerine kıranlara, birilerini durduk yere bozanlara, bugün hissettiğini yarın unutanlara biraz vicdan aşısı yapar mısın?

Güzel Allahım...

Senin bahşettiğin herşeyi katlayıp çoğaltarak paylaşacağımız yeni bir yıl olsun bu yıl.

Bize ışık gönder ki etrafımızı aydınlatalım. 
Bize güç ver ki nerede ihtiyaç varsa koşalım. 
Bilinç ver bize, aklımıza mukayet olalım, yarar sağlayalım. 
Bolluk bereket nasip et, bir gün dostumuzla, bir gün muhtaçla paylaşalım. 
Aşk ver bize ki, korkularımızı inançlarımızla yok edelim, yaralarımızı beraber saralım, adım atmaya cesaret edelim. 
Hayat ver bize, can ver, ömür ver, ardımızdan iz bırakalım.

Kimsenin çaresiz, mutsuz, çöpsüz üzüm gibi yalnız, keyifsiz ve sessiz kalmayacağı bir yıl olsun. 

Hepimize iyi bayramlar, iyi seneler diliyorum.
Allah her seneye nasip etsin...


14 Eylül 2014 Pazar

Bahar

Kalabalıklaşan İstanbul'a inat, yum gözünü trafiğe ve bol bol yürü bu mevsimde. 
Açık havada saatler geçir, uzun uzun tadını çıkar hala seni üşütmeyen gecelerin.
Hatta mümkünse sabahla, balkonda otur, arkadaşlarınla derin mevzulara dal çık, dal çık. 
Çok konuşuyorsan sorun yok zaten, hafif acılar dile gelir bu hayatta. 
Derin yaralar susar. 
Susmadığına sevin, konuştukça açıl, hafifle bu baharda. 
Bir müzik aç, bir şal al, uyuma, bu mevsim uzun uykuların mevsimi değil çünkü.

Sonbahar ya adı, biraz hüzünlü, biraz yağmurlu, biraz bulutlu.
Yağmurlu ama mutlu, bulutlu ama umutlu olmaya bak sen. 
Henüz soğumadı hava, korkma yağmurdan, ıslan, kurursun nasılsa.

Sokağa at kendini, evde geçecek günlerin, karlı kışların, soğuk gecelerin, yalnız anların olacak zaten. İlk olmuş son olmuş ne farkeder? 
Bahar hayattır, bahar çiçektir, bahar güneştir, bahar geçiştir. 

Yeni bir döneme geçmeden önce aldığın son nefestir bahar.
Her bahar aşık olur ya bazıları, sen de ol. Bir şarkıya, bir hisse, bir kadına, bir adama aşık ol.
Hiç olmadı, kendine aşık ol. Gücüne, içinde yaşattıklarına, kimsenin duyamadığı iç sesine, göremediği gerçek sen'e aşık ol. Nasıl da güzelsin, nasıl da özelsin, hisset bunu. 
Teşekkür et hayata, sevin, bir bahar daha gördüğün için.
Daha kaç bahar var önünde düşünme sakın, sadece yaşa, bunu düşünmeden sarıl sonbahara. 

Uzun uzun düşünmelerin, sorguların, suallerin mevsimi değil, aksine gelene kapıyı açtığın gideni de uğurladığın bir mevsim sonbahar.
Göçen kuşların nereye gittiğini, nasıl birbirlerinden kopmadan hareket ettiğini düşünüp, doğaya bir kez daha aşık olma mevsimi sonbahar. 
Akışına bıraktığın, üstelemediğin, yorulmadığın, hayatla inatlaşmadığın bir mevsim olsun sonbahar. 
Hiçbir şeyden kaçma bu baharda, kaçtığın herşey, istemediğin tüm otlar dibinde bitecek, hatırla. Ne varsa yaşaman gereken, canının çektiği ne varsa korkma yaşa. 

Kendi gökyüzünü çiz, istediğin bulutu istediğin yere koy. 
"Benim sonbaharım" de, sahiplen, başkasınınkine sulanma, kimsenin gökyüzünden de medet umma, al eline kalemlerini, boyalarını, kendini istediğin yere çiz bu baharda. 

Sakinliğin, sessizliğin, kendinle ve duygularınla başbaşa kalabilmenin mevsimindesin.
"Bu Eylül'de buna başlıyorum, şuna yazılıyorum, artık Eylül geldi ve ben bunu yapmalıyım..."

Boşver, başlama, rahat bırak Eylül'ü , ona anlamlar yüklemekten vazgeç. 
Tek çaren değil ki bu mevsim. 
Bazen insan kendini bile bırakıp gitmek ister ya... 
En iyisi yola çık, uzun yola.
Yazın tıka basa olan her yerin dinlenme mevsimi sonbahar.
Bodrum ne güzeldir kim bilir? 
Ya da Cunda'ya mı acaba, nereye gitsek, onu düşün biraz. 

Kitapçı gezme mevsimi sonbahar. 
Yepyeni kitaplar, yepyeni yazarlarla tanışma mevsimi sanki.
Gördüğünü, beğendiğini al at zulaya, önümüz kış, erzak gibi, kitap biriktir kış için.
Canın okumak istediğinde okursun, zorlama. 

Kendini mecbur hissetme, içinden geliyorsa gülümse bahara, gelmiyorsa onu da yapma.
Ne istiyorsan onu yap bu baharda.
Gülücüklerin ve gözyaşların arasında git gel. 
Huzurunla hüznünü tanıştır, kaynaştır.
İkisine de ev sahipliği yap, birini birinden ayırma. 
Sen ne verirsen, hayatta sana onu geri verecek.
Sarıl sonbahara ama onu sıkma.
Nasılsa bir müddet sonra o da gidecek, yeni bir mevsim gelecek, unutma. 





5 Eylül 2014 Cuma

Seni Seviyorum

Seni seviyorum demenin ne çok yolu vardır aslında.
Yine de biz illa duymak isteriz bunu, çok sevdiğimiz de bizi sevsin ‘’seni seviyorum’’ desin diye bekleriz. Hatta (özellikle de bayanlar) karşı taraf söylemezse de ısrarla saçma sapan bir soru sorarız:
‘’Beni seviyor musun?’’
‘’Evet’’ cevabıyla da tatmin olmayınca tabii bu soruyu genişletiriz.
‘’Peki, ne kadar seviyorsun?’’
:)
Küçücük bir çocuğa kollarını iki yana açıp ‘’işte böyle, dünyalar kadar’’ demesini öğretiriz.
Sonra o da büyür ve sorar.
‘’Beni ne kadar seviyorsun, göster?’’
Sevdiğini söylemek güzel bir şey tabii ki ama illa dile gelmez ki bazen sevgi.
Sen uyurken üstünü örten de, sen gülerken keyiflenen de, başarınla gururlanan da seni seviyorum diyordur aslında.
Seni mutlu etmek için uğraşan değil ki seni seven, seninle mutlu olmayı bilen, bunu beraber deneyimleme fırsatı yaratan bence seni seven.
‘’Bunu senin için yaptım’’ deyip yükü senin omuzlarına atan değil; ‘’Bunu ikimiz için yapabilirim’’ diyendir gerçekten seven.
Çünkü karşılıksızdır sevgi, içten gelir, konuşmaz ama akar gider…
‘’Dur sana bir çay koyayım’’ da, ‘’sen taşıma bana bırak’’ ta,‘’seni oradan ben alırım’’ da, gün içerisinde sana varlığını hatırlatan da ‘’seni seviyorum’’ diyordur aslında.
Laf olsun diye değil, düştüğünde de kavrayabilecek gücü varsa, el ele tutuşmak ta ‘’seni seviyorum’ ’dur.
Bir ‘’Günaydın’ ’da ‘’Üzerine bir şey al istersen, hava serin de’’…
Ne kaçandır gerçekten seven, ne kovalayan. Beraber yürüyendir seni seven.
Belki ‘’gel’’ diyemiyordur ama gördüğü güzel bir yerin resmini sana gönderiyordur, tattığı yeni bir lezzeti seninle paylaşıyordur, ‘’keşke burada olsan…’’  konuyordur ekranına…
Evinde ya da masanda bulduğun minicik bir not mesela…
Seni özlediğini söyleyen bir mesaj…
Görünce aklına geldiğin için sana alınan bir hediye…
Saatsiz teklif edilen sıcak bir kahve…
Sana çalınan bir şarkı…
Kalp kalbe karşıymış hissi…
Kafaya geçirilen poşetle, beraber ıslanılan bir yağmur…
Sana yaşam alanı tanıyan bir huzur anı…
Kendine garip gelse de senin her fikrini anlamaya çalışan iki göz…
Sen eve gelmeden gözüne uyku girmeyen bir anne…
Seninle duyduğu gurur ıslak gözlerinden akan bir baba…
Sadece senin sesinle sakinleşen bir bebek…
Biraz ihmal ettin belki diye hırçınlaşan bir çocuk…
Kuyruğunu sağa sola sallayarak seni kapıda karşılayan ev arkadaşın…
Cebindeki üç kuruşla seninle keyif yapmayı seçen bir dost…
Koca kalabalıklar arasında sana sessizce göz kırpan sevgilin…
Nefes almadan konuşarak tüm detaylarıyla sana gününü anlatan karın…
Bir kutu dondurmayla kapında bitip ‘’Hadi artık, ver elini’’ diyen bir adam…
Ve…
Gözlerinin içi gülerek sana uzanan bir kadın.
Bunların hepsi ama hepsi ‘’seni seviyorum’’ aslında.
Hatta ‘’seni çok seviyorum’’  belki de…