19 Ocak 2015 Pazartesi

Perin ve Maxwell



Çocukluk arkadaşım mı desem…
Dostum mu desem…
Kardeşim mi desem…
Benden uzak yaşayan öbür yarım mı desem?
Ne desem ki ben sana, bilemedim.
Seni, sana tarif edemedim.
Can dostum o benim.
Küçücük iki genç kızken yollarımızın kesiştiği, müthiş eğlenceli gençlik yıllarını beraber geçirdiğimiz, yılları, yolları devirdiğimiz, kilometreleri arşınladığımız, resimlerimizle yaşadığımız, anılarımızın en üst makamı, dostluğun en kilometre taşı, yerini kimseninn dolduramadığı canım Perran’ım…
Kolkola yürüyerek okula gidip, çıkışında da beraber karnımızı doyurduğumuz günlerle başlıyor anılar.
Derken ilk aşklar, ilk ağlaşmalar, ilk gezmeler, ilk başkaldırışlar…
Ve ilk yol ayrımımız.
Üniversite yılları.
Bütün akşam telefonda konuşup birbirimize yeni arkadaşlarımızı anlatır, içten içe de birbirimizi kıskanırdık. ‘’Ya yeni arkadaşlarını daha çok severse?’’ :)))))
Teker teker yazamayacağım (bizde kalması daha iyi olur:) ama kalbimin bir köşesinde benimle büyüyen, sonsuza dek saklayacağım sonsuz anımız…
Sonra ikinci yol ayrımımız…
Aşk…
Aşık oldu gitti bizimki. Taktı kafasına zaten, gideceğim dedi gitti.
Dünya tatlısı bir adama âşık olmasa ciddi ciddi kavga edeceğim, dönsene kızım geri diyeceğim ama kıyamıyorum, eniştemi seviyorum çünkü.
Kendimi cesur, kendimi mücadeleci sanırdım ben.
Bir de o ince, zayıf, minyon. Ben uzun, iriyarı, korkusuz korkak şeklinde bir tipim.
Oysa ben ana kuzusu, o bir amazon kadını çıktı.
Ben bir ay yurtdışına gitsem, burnumun direği sızlaya sızlaya ana kucağına geri dönerken, ‘’yok ben valla yapamam gurbet ellerde’’ derken, bu bayan  dünyayı takmadığı gibi, taaaaa Amerika’ya taşınıp beni kendisine hasret ve hayran bıraktı.
Artık çaremiz resimler, ses kayıtları, watsapp’larskype’lar
Hayatında neler olup bittiğine hep online bakabildiğim can dostum.
Bir gün bana harika bir haber verdin oradan.
İşte o gün, sen hamile kaldığın gün; ben hayaller kurmaya başladım.
Kendi çocuğum sanki,  bir heyecan bir heyecan…
Bu çocuk ne dil konuşacak, adı ne olacak, yazın bize gelir mi, beni sever mi, bizim hayalimiz aynı anda doğum yapmaktı, acaba yaş farkını çok açmadan bende yetişebilir miyim, çocuklarımız arkadaş olur mu, bana ne diyecek bu çocuk, senede bir kere mi görüşürüz gibi sonsuz sorularla doldum.
Derken olması gereken törenlerimiz Perran'ım okyanus aşırı bir yerde olsa da gerçekleşti.
Perran’ımın süper annesi Rifka, bez kesme töreninde makası elime verdiği an dünyalar benim oldu.
Perran, emin ol o gün benden daha mutlu tek kişi vardı; annen..
Skype’la faşadura  (babyshower) yapıldığını hiç gördünüz mü siz?
Ben de görmemiştim. Biz burada bezi keserken orada saat sabahın 6.30’u ve Perran’ım ekran başında bana bakarken, ona aklının burada kalmamasını, onun adına organize edilen günde onu en iyi şekilde temsil ettiğimi söyledim. Görebileceği en net açıdan oğlumuzun bezini kestim ve sünneti için en güzel kıyafeti teyzesi olarak ona ben gönderdim.
Gözyaşlarımız ekrandan birbirine değdi. Oğlumuz iyice annesinin karnında belirdi ve aşkım benim, Amerikalı yârim, canım Max’im, güler yüzlü bebeğim  20 Ocak'ta aramıza hoşgeldi.
Bugün o gün.
Benim küçük prensim;
Annen bundan tam bir yıl evvel bana bir resim gönderdi.
Çok ama çok uykusuz olduğum bir anda, çok ama çok yorgun olduğum bir yerde aniden ekranımda sen belirdin.
Perran’ım anne olmuş!
Benim beraber büyüdüğüm, sokaklarda itişe itişe kavga ettiğim, uykumu, evimi, yemeğimi, sırlarımı, paramı, odamı, tokalarımı, atkılarımı, şapkalarımı paylaştığım, 20 yıllık dostum benden çok uzak bir yerde anne olmuş. Göğsünde bir bebekle bana poz vermiş.
Resme bakıp ağladım, başka bir şey yapamadım.
Bunun adı heyecan mıydı, yanınızda olamamak mıydı, sayısız arkadaşımın bebeğini kucaklarken seni koklayamamak mıydı, bilemedim.
O gün bugündür, senin her anını, her hareketini, her yaptığını, o tombul yanaklarını (anası kılıklı yanaklar), o sürekli dışarda gezdirdiğin dilini, gülen yüzünü, koca poponu, hepsini ama hepsini kare kare takipteyim. Seni hiç tahmin edemeyeceğin kadar çok seviyorum. Sen benim canımın canısın.
Seni de, seni doğuranı da, buna katkısı olan babanı da çok ama çok özlüyorum.
Siz benim Amerika’daki öteki ailemsiniz. Senin de burada bir ailen var. Önce tabii ki kan bağların burada.
Ama ben de varım Max.
Unutma, ne zaman istersen kalabileceğin bir evin, istediğin gibi dağıtmana iznin olacak olan bir odan burada da var. Bu kadın sana ne pişiriyor bilmiyorum ama annenin beceremediği her yemeği sana yaparım:) Duyduğuma göre en son doğumgünü partinde 60 saniyede  bir cupcake indirmişsin midene, ben sana neler neler yaparım...
Erkek çocuksun sen, araba filan oynarız, ne istersen alırız, gezeriz, tozarız.
Sana fransızca da öğretirim, en azından denerim, iyi mi, oldu mu ?
İyi ki doğdun, iyi ki Perran'ımın minik kuşu oldun.
Nice güzel yaşları hep beraber kutlamak dileğiyle, biliyorum bir gün o pastayı beraber de üfleyeceğiz.

Not: Max, annene söyle dünyada instagram'ı olmayan tek insan o kaldı, kendisine ''aferin ne kadar da cool'sun aman sakın instagram açma'' adlı plaketi uygun görmüşler, yakında elinize ulaşır:)

A little wording for dear Jeff,
My friend, I am so glad to see you both in such wonderful photos. I'm in love with your son, he is adorable. I wrote alot for your cute wife, don't be jealous, missed her so badly... I wish you all do well and hope to see you very soon inşallah:) Congratulations and happy birthday to little Max, dear bunny:)))
Kiss you all guys...



12 Ocak 2015 Pazartesi

Anılar

‘’Babam öldüğünde bu kadar ağlamadım’’ dedi kederli kederli. Biraz da utanarak.

‘’Olabilir’’ dedim.

Bir yerde okumuştum.

Ayrılık acısı mı, ölüm acısı mı diye. Ayrılık acısı demişler, ayrılık acısı yarım dirhem ağır tartmış…

Bir tanıdığım. Erkeğin acısı da acı hani.

Yıllar geçmiş, ayrıldığı kız da evlenmiş, kendi de evlenmiş.

Ama geçmiş, bir türlü geçememiş.

Dediğine göre bir erkeğin acısı, en derini bile olsa, sürse sürse 4 yıl sürermiş.

Kendisi 7. Seneye girmiş.

Aklında hala öbürü…

Sadece aklında olsa iyi, kalbinde de…

Zaten sorum direk neden onunla evlenmemiş olmasıydı.

Olmamış işte, Allah ‘’ol’’ dememiş, olmamış.

Bulut geçmiş, rüzgâr esmiş, yaprak düşmüş, yollar ayrılmış, iş başa düşmüş, ateş düştüğü yeri yakmış.

Herkes ‘’unutursun oğlum, takma kafana’’ demiş, o da inanmış ama unutamamış.

Ağlamış, ağlamış, dövünmüş, tepinmiş, geçen mutlu günleri hayal etmiş ama hiçbir anı geri getirememiş.

İlk tanıştıkları, ilk yazıştıkları, ilk elele gezdikleri yerler yıllar içinde büyümüş ve koca bir mazi önünde yıkılmaz bir duvar olmuş.

Derken kendisini çok seven, şeker bir bayanla tanışmış ve klasik final: Onunla evlenmiş.

Mazi kalbinde yara kalsın demiş. ‘’Ben yine yeniden severim, hem de daha güzel severim’’ demiş.

Sevmiş te… Ama, ama işte.

Öbürü, hala bir yerlerde kalbinde yaşamaya devam etmiş.

Bazen bir rakı kadehinde belirmiş, bazen arabada radyoda çalan bir şarkıda dile gelmiş.

Ama O hep varmış.

Sonra bu hepimizin hayatını ortaya koyduğu müthiş buluş Facebook sayesinde ekranda kızı gelinlikle görmüş.Parçalanmış, resmi gözüne kazımış.

Kendisi ondan yıllar önce evlenmiş olmasına rağmen…

Dediğine göre çok tatlı bir eşi olmasına rağmen…

Huzurun her şeyden ön planda olduğu bir evliliği olmasına rağmen

Bir adamın 7 yıl sonra darmaduman olması ve acaba daha kaç yıl sürecek bu acı diye dertlenmesi…

Sanki dünyanın en basit konusu gibi görünüyor, bu kadar dert, keder varken aşk acısı ne kardeşim derler ya adama.

Her acı gibi, sadece çeken bilir. Yapacak bir şey yok, muhtemelen zor ve ağır bir acı.

Paylaşılamayan bir acı. Kimseye anlatılamayan bir acı. Söylemeye utanılan, saklanılan bir acı.

Yeryüzünde öbür yarın olduğuna inandığın insanı bulduktan sonra, onun yaşadığını bile bile ayrı ayrı yaşamaya mahkûm edilmişsin hissiyatı.

Bir erkeğin gözyaşları…

Nereye gitse onu arar, ne duysa onu hatırlar, her şarkı onu söyler, onu sorar, onu ister.

Zor işte.

Ya yaşarken kıymeti bilinmiyor, ya kaybettikten sonra fazla anlam yükleniyor.

Ama kural hiç ama hiç değişmiyor.

Kaçan balık hep iri oluyor.

Yaşanamayan günler insanın içinde kalıyor, acaba neden, acaba nasıl, acaba niye gibi sorular akılda uçuşuyor.

Geri gelmesi en imkânsız olan şey isteniyor: Zaman.

O günlere dönmek isteniyor, ama artık kimse kendisinin aynı kişi olmadığını kabullenemiyor.

Sanki yine yeniden başlansa, her şey daha farklı olabilirmiş gibi düşünülüyor.

Genelde kimse aynı olamaz, çok farklı da olamaz sanki…

Ne için yol ayrılımına girildiyse, büyük ihtimal aynı neden yine ayırır yolları.

Anılarla yaşamayı öğrenemiyor, ya nefret ediyor ya hasretle anıyor, zaman zaman da gölgesini bile arıyor insan.

En acısı da o sana çok değer veren can yoldaşına haksızlık etmek. Hiçbir şeyden haberi olmadan senin üzüntünü bile paylaşan hayat arkadaşına fikren bile olsa sadakatsizlik etmek.

 

 

 

 

Bizim buralarda müthiş bir kar var şu an.

Orman içinde bir yerdeyim. Biraz ara verdim hayata. Kulaklığımda müziğim, önümde bilgisayarım, birazdan kartpostallara benzeyecek bir manzaraya doğru sıcak bir kahve içerken, aşk düştü kalemimden.

Acı hali, kederli hali, belki biraz pişman hali… Ama aşk işte.

Benim gibi bir balık kadını için her halinle güzelsin aşk.

Her halinle özelsin. Deli halinle de, aklı başındayken de müthişsin, acayip bir enerjisin.

Geçmişte de güzeldin, şimdi de güzelsin.

Hatta şimdi inan çok daha güzelsin.

Not: Bu soğuk havalarda herkese ısınacak bir ev ve sarılacak bir el diliyorum.

Aşkla kalalım…

 

 

 

 

 

 

 

31 Aralık 2014 Çarşamba

2014

 
Ah 2014
Ah 2014
Ahhh 2014
 
Beni sen mi büyütecektin?
 
Bir saniye gibi hızlı geçtin.
Bir asır gibi durdun kaldın.
Bir gün gibi uçtun gittin.
Bir ÖMÜR bana kaldın.
 
Kiminle ayırdın beni bilsen…
Kimi aldın benden, ah bir bilsen…
Canım benim…
Bu kalp seni unutur mu? 
Canım, canım...
 
Acıtarak hatırladıklarım, unutmaya korktuklarım, başımı duvara vursam dediğim anlarım, zorlasam da hatırlayamadıklarım, beynime çakılanlar, gözümden gitmeyenler, hafızamdan silinenler, burnumda tütenler, sakladığım kokular, çekmeceler dolusu resimler, anılar,anılar, anılar, çırpınışlar ve yine de güldüğüm tüm anlar…
 
Sen neymişsin 2014?
Bir insanı koy çuvala, salla salla vur duvara yaptın.
Aptal ettin, inan aptal ettin.
Seninle aramıza hayat girdi.
Hayatın cilveleri, gerçekleri girdi.
Bir ıslattın, bir ısıttın.
Bir ağlattın, bir güldürdün.
Tek bir sese hasret bırakın.
Pes ettim artık.
Değiştiremediğim her şeyin beni değiştirmesine izin verdim.
Bir konuştum, bir sustum.
Baktığımı görmez, kendi sesimi duymaz oldum.
Gözlerim çocukluk fotoğraflarımda kaldı. 
Anılarım eskisinden çok daha sık gözümde canlandı. 
Dilimde hep geçmiş var.
Demek ki ‘’geçmiş, geçmemiş’’, o hesap işte…,
 
Yitirdiklerim, kazandıklarım, duygularım, sorularım birbirine karıştı. 
Zaman bazen durdu, çakılı kaldı, hem de duvarda bana bakakaldı. 
Bazen su oldu aktı, ben kaçtım o kovaladı. 
Siyahla beyaz, mutlulukla gözyaşı, savaş ve pes etmek, mecburiyetle kabul, çocuklukla olgunluk birbirine karıştı.
 
Zaten biliyordum da böyle olacağını, daha acısı da bu ya…
Kalp ağrısının en şiddetlisi, en zoru, en ağırı.
Hiç bir şey yapmadan, yap-a-madan beklemek.,
Seni neyin beklediğini bile bile o yere gitmek…
Müdahale etmek için can atmak, zamanı durdurmayı dilemek ama …
Öylece kabul etmek...
 
Yine de ‘’bu senin suçun değil, sana bu kadar anlam yüklememeliyim’’ dedim.
Senelere, rakamlara, aylara, günlere anlam yüklemeyi bırakmıştım zaten.
Olacak olan oluyor işte.
Akacak kan damarda durmuyor.

Ve...

Her şeye rağmen ayakta durmayı öğreniyor insan.
Hiç ummadığı kadar güçlü çıkıyor.
Ortalık mahşer yeri, toz dumana katılmış da olsa,
İnsan yine ayağa kalkıyor.
Sonra yine umut doluyor, bedenin mutluluğu arıyor.
Her şeyden önce aklın istiyor, fikrin istiyor.
Üzüntüden arınmayı beynin istiyor.
Güçlenmeyi ruhun istiyor.
Ve hayat yine sana yardım ediyor.
Ummadığın eller uzatıyor.
Tutuyorsun.
Hiç tanımadığın biriyle aynı dili konuştuğunu fark ediyorsun.
 
Biliyordum, simsiyah bir yıl olmayacağını biliyordum.
Her karanlıkta illa vardır, bir minik ışık bile olsa, bir yol her zaman vardır.
Görmeyi bilene …

Bazen koskoca fener aydınlatamaz ya dünyanı, kimi zaman da tek bir mum ışığı olur çaren.
Güzel şeyler olmadı mı?
Etrafım ‘’iyi ki tanıdım’’  dediklerimle doldu.
Her şeyin bir nedeni varmış, hiçbir sokak aslında çıkmaz değilmiş, bir adres varsa elinde, ulaştığında kapıyı da çalmayı öğrenmek lazımmış.
Ufka doğru gözlerini dikmek yerine, burnunun ucuna da bakmak lazımmış.
Tüm hayallerin gerçekleşmek zorunda değilmiş.
Her şeyin ilacı da sadece zaman değilmiş.
İyi niyet, gülen gözler, sıcaklık, samimiyet, fedakârlık, paylaşmak ve sevgi.
Asıl ilaç bunlarmış.
Huzurlu bir evde, bir polar battaniye ve sıcak bir kahveyle de sarılabilirmiş yaralar.
Sadelik şartmış.
Makyajsız da güzel olunabilirmiş, hem de daha güzel.
Büyümek istemiyorsan, çocuk kalmana yardımcı olan insanlar da varmış.
Şımarmanın yaşı yokmuş, her kadın biraz kız çocuğuymuş.
Kırmadan, dökmeden, birbirinin gözünü oymadan da oluyormuş.
Saygı, sevgi ve sadakat ‘’aşk’’ı dövermiş.
Gülen insanın yüzünde güller açarmış.
Kendin pişir kendin ye/me, beraber pişirelim, beraber yiyelim daha eğlenceliymiş.
Az laf, çok iş değerliymiş.
Biraz susmayı bilmek lazımmış.
Analar sadece tahtını yaparmış, insanın bahtı tabii ki Allah’a kalmış.
Beyaz çiçekler yine benim en sevdiklerimmiş.
Sağlıklı yaşam en kıymetli hazinenmiş.
Huzurlu olduğun bir iş yeri, iş yeri değil, evinmiş.
Kıymet bilmek en büyük ödevinmiş.
Sana imkânsız gibi görünen şeyler senin en büyük sınavınmış.
Büyük konuşmak aptalların işiymiş.
‘’Asla’’ yokmuş, ‘’olabilir, mümkündür’’ varmış.
‘’Ben bilirim’’ değil, ‘’sen bil, bana da öğret’’ daha güzelmiş.
Hak aramak vakit kaybıymış.
Her şeyin ve herkesin daha iyisi varmış, ancak ona sahip olmayı beklemek hayattan çalmakmış.
Marifet elindeki malzemeye güvenmek, varolanla en iyisini yaratmaya uğraşmakmış.
Arkasında durmadığın her duvar üstüne yıkılmaya mahkummuş.
Herkesi olduğu gibi kabul etmek asıl senin hayatını kolaylaştıranmış.
Hepimizin hayatını anlatan bir şarkı varmış.
Hayat bir yolmuş, kiminin ki kısa, kiminin ki uzun…
Ama illa ki bitecek olan bir yolmuş.
Birini sevmeye niyetin varsa yüreğin, bir beklediğin varsa sabrın olmalıymış.
Bir dileğin varsa bu hayatta, umudun da olmalıymış.
Şükretmek için tek bir nefesinin daha olması yeterliymiş.
Son nefesin taa doğduğun gün alnının bir yerine yazılmış. 
Bunu unutmadan yaşamak, maneviyata sımsıkı sarılmak sana yetecek tek yolmuş.
Geriye bırakacağın en büyük hazinen seni deli gibi seven can parçalarınmış.
Bende artık canımdan bir parçam olsun istiyormuşum.
 
Hepsini 2014 değil tabii, hayat öğretti, öğretiyor.
Daha neler öğreneceğiz acaba?
Bu sene piyangodan neler çıkacak bize?
Heyecanla bekliyorum.
Yeni yıl benim için kocaman kurdeleli ve içinde ne sakladığını hiç bilmediğim bir hediye paketi. 
 
Bence…
 
Yeni yılda en güzel hayal kurabilenler kazansın.
İnanmaktan, dilemekten ve en derinden dua etmekten vazgeçmeyenler kazansın. 
Aklının ‘’benden geçi artık, bitti artık’’ diyen yerini susturabilenler kazansın.
Kırgınlıklarının üstüne basıp yürümeye başlayanlar, yine yeniden deneyenler kazansın.
Sadece başı sıkıştığında, etekleri tutuştuğunda ellerini açanlar değil, manevi inancından bir saniye bile uzaklaşmayanlar kazansın.
Her uyandığı an, her doyduğu an, her güldüğü an şükretmeyi unutmayanlar kazansın.
Hayatın mucizelerle dolu olduğunu görmeyi seçenler kazansın.
İmkansızı mümkün kılanlar, Küçük Prens’in bize verdiği öğütleri açıp açıp okuyanlar kazansın.
Evrene gönderdiği mesajlardan cevap gelmese de ısrarcı olmayı seçenler, pes etmeyenler, savaşçılar kazansın.
Kalabalıklar içerisinde göz göze gelebilenler, elele yürümekten vazgeçmeyenler kazansın.
Yanyana gelince saçma sapan her şeyi kapının önüne koymayı bilenler kazansın.
Bu yıl konuşmadan anlaşanlar, en çok öpüşenler, sürekli sarılanlar ve bundan da hiç utanmayanlar kazansın:)
Yeni yıl tüm şehri, derdi, tasayı arkada bırakabilenlerin yılı olsun. 
Gözyaşlarını mutluluktan akıtabilenlerin yılı olsun.
 
Hadi git artık 2014…
Gel bakalım 2015…
Mucizelerinle gel…
Yanında ne getirirsin bilmem de; sevdiklerimi götürme yeter...


 

16 Aralık 2014 Salı

Hanukah

Işıklar Bayramı

Şimdi her evde bir melodi...

Kimisinin ağzından bal damlayacak tatlı bir şarkı gibi duasını okurken,
Kimisinin duası boğazında düğümlenecek, gözlerini yanan mumlara dikerken.
Biraz daha az tatlı geçecek...
Yine de şükredilecek.
Hala sahip olduğu tüm değerlere, ailesindeki her bir bireyin varlığına ayrı ayrı şükredilecek.

Aileden bir can damarı kopmuşsa eğer, yakılan ilk mum acıtacak biraz...

Canım benim, canım, canım, canım,canım...
Bu gece duamızda bir ses eksik, bir sen eksik.
Kaç mum gerek senin ardından bıraktığın karanlığı aydınlatmaya bilmiyorum.
Senin gölgenle bile aydınlanan dünyamıza bu gece kaç mum gerek acaba?

Evimizin en parlak ışığı, güneşi, neşesi, sönmeyecek mumu, tüm dualarımız sana gelsin. 

Dünyamızı aydınlatacak sekiz gecelik mumlarımız;

Aileleri
Sofraları
Bereketi
Duaları
Umutları
Karanlıkta kalan fikirleri
İçinden çıkamadığımız durumları
Uyku kaçıran tüm sorunları
Gözyaşlarını
Kalp kırıklıklarını 
Yürek sıkışıklıklarını
Unutulsa da olur denilen her anı da aydınlatsın


Gerçekleşsin diye can atılan tüm hayalleri
Gülen yüzleri
Yeni başlangıçları
Bütün "çok şükür"leri 
Yeni doğan her bir günü
Uğurlanan iyi, kötü her geceyi 
Yeni keşfedilecek yılları
İlk kez görülecek yolları
Eli karnında bekleyen tüm hamileleri
İlk hanuka gecesini yaşayan bebekleri
Geleceğe emanet büyüyen tüm çocukları
Hastanede sevdiğinin başında bekleyen sabır küplerini
Hayat mücadelesinden hiç yılmayanları
Sonsuzluğa uğurlanan tüm melekleri
Akıldan çıkmayan, kalbe kazınan güzel anıları
Ve ruhu özlemle yanan her bir kulu da aydınlatsın.

Şimdi yine bir bayram. 
Bence dualar daha bir hızla ulaşıyor malum adrese. 
Çok istersek olur. 
Vazgeçmeden, temiz kalple, yorulmadan, oflamadan dilediğimiz herşey olabilir. 
Ben dilemekten yorulmam, bıkmam.
Herşeye rağmen umut doluyum, ufacık ışıklarla kazıya kazıya çıkacağız aydınlıklara.

Yollarımız hep berrak olsun, mumlarımızın ışığı sadece bizlere değil herkese ulaşsın, yaydığı sıcaklık üşüyen buza yatmış tüm kalpleri ısıtsın. 

Ve yine yeniden, Hanukah Bayramı'mız kutlu olsun ve Allah her seneye nasip etsin demekten başka birşey kalmıyor geriye...



14 Aralık 2014 Pazar

1 Yaşında

Tam bir yıl olmuş bloğumu açalı. 
Bugün "Kalemimden Düşenler'in birinci yaş günü
Nereden nereye...
Ağır misafir gibi, ağır bir yıldı.
Fonda hep koyu tonlar hakimken, bana ilaç gibi geldi yazı yazmak. 
Sevinç yazdım, gözyaşı yazdım, kalp sıkışması yazdım, heyecan yazdım...
Umut, dua, dilek, bayram, seyran, aşk, ayrılık, kavuşma, tatil, hastalık, kayıp, kazanç, komedi, dostluk, aile... 
Ne varsa kalbimde, gözümü kapattığım an canlanan herşeyi yazdım. 
Hiç bu derece geniş bir kitleye hitap edeceğimi de düşünmeden yazdım. 
Kendi kendime işte, eğlencesine başladı herşey. 
Sonra bir anda işin rengi değişti, internet inanılmaz hızlı bir etki, şaştım kaldım.
Gazete köşelerinde ismimi, yazılarımı gördüm, dünyalar benim oldu. 
Tanımadığım sayısız insanla tanıştım, "beni nereden buldular acaba" diye sorguladığım, değişik ülkelerden okuyucularla yazıştım, "yazılarınızı okuyoruz sizi çok seviyoruz" mesajlarıyla içim ısındı, okuduğum uzun uzun satırlara inanamadım. 
Benimle dertlerini, isteklerini, hayallerini, hayalkırıklıklarını, amaçlarını, inançlarını paylaşanlar oldu. 
Aynı benim paylaştığım gibi...
Bana hayatını yazanlar oldu, beni hiç tanımadan benim için dua edenler, bana güzellikler dileyenler oldu. 
Harika bir duygu bu. 
Çok mutlu oldum.

Yazmaya başladığım günden beri bir destek ses korosu duyuyorum.  
"Hadi artık kitap yaz" diyenlerin sesleri yükseliyor. 
Ben de istemez miyim? 
Bu benim hayalim. 
Düşünsene, kitapçıda raflarda benim kitabım... 
Bir de "en çok satanlar" listesinde mesela...
İmza günü filan yapıyoruz, çok havalıyım. 
Hayal işte, benim hayalim. 
Gerçekleşmesi imkansız bir hayal değil biliyorum. 
Hayata gelmesi mümkün olmayan hayaller kurmuyorum artık. 
Sonra, olmayan tüm hayallerimin altında eziliyorum çünkü. 
Olabilecek, mümkün olan şeyleri dilemeyi daha çok seviyorum. 
Bir kitap dolusu yazı biriktirebilmek gibi...
Ama daha var, kendimi buna hazır hissetmem lazım. 
Kitap bambaşka birşey bence. 
Laf olsun diye olmasın. 
Ben şu an bloğumla mutluyum. 
Lilikam.com'u seviyorum. 
Günlüğüm gibi, açıp açıp okuyorum. Kendi cümlelerime, kendi dünyama bakıyorum. İlk günden beri çıktığım yol buydu ve yolum hiç değişmedi. 
"Bu Benim Dünyam" 

Dünyamı seviyorum, bana yetiyor en azından. 
Yüzümü güldüren herşeye ve herkese hayranım. 
Hayat paylaşınca güzel, tek sloganım bu. 
Saklı gizli kalan ne acı, tam bir acı...
Ne sevgi, tam bir sevgi...

Söylemek güzel.
Paylaşmak güzel.
Anlamaya çalışmak güzel.

Beni her an destekleyen ve "yazamıyorum galiba artık" dediğimde bile arkamdan ittiren ailem, dostlarım, iyi ki varsınız. 

Son bir senede tanıştığım, bloğum sayesinde hayatıma giren güzel yürekli herkes, iyi ki varsınız.

"Yaz yaz yeter ki sen yaz da biz okuruz" diyen satırlar sayesinde motivasyonumu kaybettiğim her an yeniden başlıyorum. 

Neden yazmaya başladığımı, nerede yazılar yazdığımı ve bloğumun yaşı kadar olan senede yaşananları düşünüp yazı yazmayı bir ömür boyu bırakmamam gerektiğini hatırlıyorum. 
Kalemimden daha neler düşecek acaba , ben de merakla bekliyorum. 
Hayat insana her an gülmüyor biliyorum ama bir denge, bir düzen varsa bu yaratılışta, kafamıza düşen o koca saksıdan sonra bir güzellikte doğacaktır inanıyorum. 
Her limondan limonata yapalım, hepimiz pollyanna'yız edebiyatına karınlar tok evet, kabul ama hayat inandığın kadar derin, yaşamayı bildiğin kadar uzun ve sana herşeyi öğretebilecek kadar bilge, olgun, fedakar...

Tadını çıkarmak lazım.
İşte böyle... 
Yani yola devam. 

Blog sayfam 1 yaşında. 
Benim de bebeğim bu...
İyi ki doğduuunnn lilikaaammm:)))










8 Aralık 2014 Pazartesi

Bir "Aralık" Akşamı

Gebedir yeni başlangıçlar. 
Heyecanlara, meraklara gebedir. 
Sorulara, soranlara, korkulara gebedir. 
Biraz yalnızlıklara, biraz sessizliklere gebedir.
Ne olacak, nasıl olacak, bakalım, hayırlısı, tüm bu klişelere gebedir. 

Yeni bir bebek mesela. 
Normal mi doğacak, kaç kilo çıkacak? 
Sana mı bana mı kime benzeyecek? 
Burnu sana, huyu bana benzer mi acaba? 
Adını ne koyalım? 
İsmiyle yaşasın diye yüz fikir, hadi düşün dur. 
Büyüyünce ne iş yapacak dersin? 
Öpe öpe bir çırpıda yersin. 
En çok ne sever ki, ne yer ne içer ki? 
Niye bu kadar ağlıyor?
Hep bir merak hep bir heyecan.

Yeni bir hayat mesela. 
Yolunu tam tersine çevirdiğin bir karar almışsın. 
Keskin bir "U" dönüşü.
Bavulun kapıda.
Cesursun, yeniliklere dalmışsın. 
Artık o yok. 
O da yok, sana onu hatırlatan diğerleri de...
O şehir de yok belki. 
O şarkı da yok. 
O ses te...

Yeni bir gökyüzü, yeni bir bulut...
Yeni bir duruş, yeni dokunuş, yeni bir sen.
Bir heyecan, bir merak...

Yeni bir iş mesela. 
Eskiye benziyor sanıyorsun ama pek benzemiyor. 
Günaydınların farklı, masan, sandalyen...
"Çay nereden alınıyor, buraya oturabilir miyim, çok teşekkür ederim, ben de memnun oldum".
Yeni cümleler, yeni sorular, yeni suretler, yeni sohbetler, yeni hikayeler yazılıyor yeni çatılarda.
Yine bir sen, yeni bir sen. 
Yine meraklı sen, yine heyecanlı sen. 

Yeni bir ev mesela.
Huzur nereden doğuyor, dertler nereden batıyor bu evde? 
En yakın market hangisi? 
Bir elektrikçi mi çağırsak? 
Balkonda keyif yapılıyor mu, komşular genç mi yaşlı mı? 
Bu perde buraya uymuş mu? 
Neler yaşanacak bu evde bakalım?
Dile gelen duvarlar yine sen yokken arkandan ne konuşacak? 
Romantik komedi mi, dram mı macera mı? 
Bu sefer hangi filmsin? 
Hep bir merak, hep bir heyecan.

Yeni bir aşk mesela. 
Yeni, yepyeni bir kalp. 
Yepyeni bir ödül belki bu sana. 
Sarıl, sımsıkı sarıl, sahip çık diye, kıymet bil diye, yeni bir beyaz sayfa belki...
Öpmek istiyorsun, yerinde duramıyorsun, sürekli gözünün önünde yüzü, özlüyorsun, çok özlüyorsun.
Sağdan sola, yukarıdan aşağıya heyecan dalgasına kapılmışsın.
Öyle mi durayım böyle mi durayım, sağ profilim daha iyi galiba şöyle geçeyim, elimi nereye koyayım? 
Peki bu sefer ne giysem ne sürsem?
Çekici mi olayım, sade mi, havalı mı? 
Kafa karıştı yine bir anda. 
Aradı mı? Ne dedi?
Aramadı mı? Niye aramadı? 
Kızardığımı anladı mı acaba? 
Hangi kitapsın sen? 
Kaç sayfa senin hikayen? 
Huzur mu senin adın, güven mi, coşku mu, sabır mı? 
Daha çok anlat, duyur sesini, belki de hiç susmamanı istiyordur.
Taze bir kaşifin ilk durağısın belki.
Küçüklükten beri en sevdiğimiz oyun zaten: "kim, kiminle, nerede, nasıl, ne yapmış?"
Hayata "yaşıyorum" demenin en güzel göstergesi bu duygular olabilir mi acaba?
Merak ve hep bir heyecan. 

Ve gülen gözler...
Ve mutlu yüzler...
Ve çarpan kalpler...
Ve kavuşan eller...

Ne yaz gelsin istersin 
Ne kış...
Zaman dursun istersin ya bazen. 
Tam ortasında hayatın,

Uçmasın
Akmasın
Kaçmasın
Bitmesin
Dursun

Acı hızlı geçsin
Huzur uzun sürsün
Keder bitsin
Mutluluk üstümüze koşsun
Güneş biraz yüzünü bize de dönsün
Artık dönsün
Lütfen artık yaa lütfen dönsün
Kış uykusundan uyanalım
Fazlalıklardan kurtulalım
Eksikleri dolduralım
Kalbimizi dinleyelim
Birinin ruhuna dokunalım
Duymak için can attıklarını söyleyelim
Hayatın sunduklarının kıymetini bilelim
Doldurulamayacak olan boşluklara da alışalım artık, alışalım...




















23 Kasım 2014 Pazar

İyi ki Öğretmenim


Bu hayatta denemeden bilemezsin dedikleri bu olsa gerek.
Dokuz yıldır öğretmenim, ‘’ben hayatta o kadar miniklerle çalışamam, yapamam’’  demişimdir, en az yüz kez.
Genelde hep lise öğrencileriyle çalıştım. Nedense benim boyum uzun olduğu için liselilerle daha çok anlaşacağımı düşündüm. Kendi kendime unvan yarattım.
‘’Ben lise öğretmeniyim.’’
Ama şimdi 1. Sınıfa hayatında hiç girmemiş, 5- 10 yaş arası öğrencilerle hiç çalışmamış bir öğretmenin tam olarak öğretmenliğin tadına varamayacağını düşünüyorum.
Çocuk enerjisiyle güne uyanmak, bu derece büyük saflıkların var olduğunu görmek ve not kaygısı olmadan karşılıksız sevmek…
Sabrımın çay kaşığı kadar kaldığı bir an hepsi düşmüş dişleriyle gülüyorlar.
Ne yapacağımı bilemediğim bir haldeyim, kalbim bin parça mesela, ‘’sen üzgün olduğunda kalbim ağrıyor’’ diyor, öperek parçalarımı birleştiriyorlar.
Yoklama almaya çalışıyorum, arkadan aniden biri geliyor, sarılıyor, ‘’bugün güzel olmuşsun’’ diyor.
Oturun diyorum hepsi ayağa kalkıyor, oturmayın diyorum hepsi oturuyor.
Gözlerinde sadece sevgi var, saf bir sevgi ve merak. Mercek altındasın, önce  bir tepeden tırnağa süzüyorlar.
Zamanla  dinlemeye başlıyorlar, başta yönerge almıyorlar, ben yaparsam yapıyorlar, bildiğin rol modelsin, seni örnek alıyorlar.
Defterime bir not yazmaya çalışıyorum, yanımdan geçerken bir tanesi saçımı okşuyor, kolyemi çekiyor.
‘’Ne güzel kokuyorsun…’’ diyor.
Öbürü beni sınıfta bir saniye göremediği için ‘’sen gittin sandım’’ deyip boncuk boncuk ağlıyor.
Her şey çok ani oluyor.
Aniden uykusu geliyor, aniden gülmesi geliyor, aniden çişgeliyor, aniden acıkılıyor, susuyor, ayağa kalkıyor, aniden ağlıyor, aniden küsüyor, aniden barışıyor.
İnsan önce hangisine bakacağını şaşırıyor. Hepsi mi güzel olur, anlayamıyorum. Ya da hepsi benim diye mi bana güzel görünüyorlar, onu da bilmiyorum. Masallar diyarından gelmiş gibiler, rengârenkler, çok ama çok şekerler. Sabah geldiklerinde arkadan bakınca yürüyen çantaları görüyorsun sadece, öğlen de yürüyen tepsiler. Minicikler ama  ne giyeceklerini de ne yiyeceklerini de gayet güzel seçiyorlar, yemek yerken sohbet ediyorlar, okul dedikodusu yapıyorlar, eğleniyorlar. Anlatacak hikayeleri hiç bitmiyor, hayal dünyaları kimsenin olamayacağı kadar geniş.
 
Koridorda görüyorum, el sallıyor: ‘’Merhaba Fransızca Öğretmeni’’ diyor, yine tabi dişlerin dörtte üçü eksik, gülmem geliyor.
‘’Dur bakıyım kıyafetine çok yakışıklı olmuşsun’’ diyorum, ‘’tutma beni şimdi kakam var’’ diyor.
Adamın kakası var, bu kadar basit. Sen daha bahaneler uydur tuvalete gitmek için.
‘’Ben bir lavaboya gideceğim, bir telefon görüşmesi yapacağım’’ diye kırıl incelikten, ama çocuk kalbi, dümdüz, saf, direk doğruyu söylüyor. Zamanla öğreniyor toplum kurallarını, dan diye ne söyleneceğini ne söylenmeyeceğini... İçinde hiç kötülük yok ki; ‘’ayıp’’ hayatına henüz yeni yeni giriyor,
Kafaları çok karışık, çok meşguller, boya yapıyorlar… Renklerin arasında kayboluyorlar, hepsinin bir hikayesi var. Bakmayın boylarına, yaşanmışlıkları, ''nerden biliyor ya bunları'' diye adamı şaşırtacak kadar çok tecrübeleri var.
Ve en güzel kısmı da üretime çabuk geçmeleri. Öğrenip öğrenmediğini anlaman için ağzından kerpetenle laf çekmene gerek yok. Yanlarından geçerken duyduğum tek bir fransızca kelime beni eritiyor, bitiriyor. İşte budur diyorum, öğrenmiş diyorum, müthiş bir tatmin, tarifsiz bir haz. Gözünün önünde büyüyor, sanki sen heykeltraşsın ve seninle birlikte şekilleniyor.
Küçücük dünyasında kocaman sorular ve sorunlarla boğuşuyor. Senin için son derece basit bir soru; onun hayatı kadar önemli o an.
‘’Bu sayfayı dosyanıza koyun tamam mı?’’ sorusuna gelen geri sorularla seni mest ediyorlar.
-
Bu dosyaya mı?
-
Bu kağıdı mı?
-
Şimdi mi?
-
Hangi dosyaya?
-
Hangi kağıdı?
-
Ne zaman?
Bende kağıt yok ki?
 
 
Bana henüz bu sene nasip oldu bu kadar küçük insanlarla tanışmak, neden olduğunu hiç anlamadığım bir anda aniden sarılmak,
saf ve tertemiz sayfalara yepyeni yazılar yazmak, kafaları henüz karışmamış, ilgi alanları dağılmamış minicik öğrencilerimle aşk yaşamak, onlardan sürekli yeni birşeyler öğrenmek. 
 
 
Bu sene güzel birşeyler de oldu... İyi ki de oldu... Artık ben de ''öğretmenim'' diyebilirim sanırım.
 
 
Not: Hayatımın baş kahramanları, en iyi dostları, Allah eksikliklerini hiç göstermesin dediğim ne kadar kardeşim ve can arkadaşım varsa hepsi öğretmen, hepsi de birbirinden güzel. Öğretmenlerim, canlarım benim...
24 Kasım Öğretmenler Günümüz kutlu olsun, hayat boyu her yolumuz bir olsun. Sizi çok seviyorum.