23 Eylül 2014 Salı

Roş Aşana

Bir iki hafta önceden evlere gönderilen badem ezmeleri ve tebrik kartlarının havaya yeni başlangıçların kokusunu bıraktığı Roş Aşana günleri.

Mutlulukla, huzurla ve sağlıkla kutlanıyorsa eğer birşey ifade edebilecek olan bayram geceleri.

Yine herkes ellerinde yeni yıl hediyeleriyle aile büyüklerinin kapısını çalacak. 
Ne trafik, ne iş, ne güç engel olabilecek o kavuşma anına. 
Belki aylardır görmediğin herkes ama illaki herkes gelecek. 
Yurtdışında ki can parçaların geceye telefonda bağlanacak.

Güzel kıyafetler, bir orduya yetecek yemeklerle süslü masalar, hep iyilik çağıran dualar ve seneye sayının hiç eksilmemesi hep artması için temennilerle dolu geçirilecek saatler.

Yeni yılımız tatlı geçsin diye yine rendelenmiş elma reçeli yenilecek, bereket evimizi hiç bırakmasın diye bir balık kafası masada tam ortada bekleyecek. 
Düşmanlar yok olsun diye hurma, mutluluk "çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane" olsun diye de nar. 
Hepsi teker teker masayı süslerken evin kadını tüm aileyi sofraya davet edecek. 

Ve bayram masasının bir olmazsa olmazı daha:
Herkesin yaptığının farklı lezzette olduğu ama en güzelini hep kendi annesinin yaptığı pırasa köfteleri. 
Tabaklar elden ele gezdirilecek, ortamda tatlı bir gürültü ve memnuniyet dolu yüzler belirecek.
Karınlar biraz doyunca sohbetler renklenecek. 
Bazı dualar gerçekleşecek, bunlara beraber sevinilecek. 
Bazıları gerçekleşmeyecek, onlara da kader, kısmet denecek. 
Resimler çekilecek, yine yeniden aynı koltuklarda, kiloların biraz arttığı, kırışıklıkların derinleştiği, küçüklerin büyüdüğü, saçların yıllar geçtikçe beyazlaştığı pozlar verilecek. 
Geleceğe emanet ettiğin, şimdi ilkokula gidenin yirmi sene sonra "vay bee" diyeceği resimler...
Biraz güldüren, biraz acıtan anılar birikecek yine.

Anneler yine harikalar yaratacak. Hepsinin ellerine sağlık denecek. 
O kadar çok çeşit yemeği nasıl hazırladıklarına hayret edilecek, bir kez daha onlara hayran kalınacak.
Ve tabii ki o körolasıca rejim bir başka pazartesiye uğurlanılacak çünkü kural bu: O tabak bitecek!
Yenmezse anneler buna çok bozulacak, taa öbür seneye kadar "bir daha bu kadar uğraşmam valla" diyecek, ama birşey değişmeyecek, öbür sene yine, yeniden daha da uğraşacak. 

...

Bayramın kutlamayla bir alakası olması lazım. 
Bayramın sana coşkuyla gelmesi lazım. 
Kapıyı şen çanlarla çalması lazım. 
Eğer gerçekten "bayram"sa bunu önce içinde hissetmen lazım. 

Ve öyle de olacak, hissedilecek.

Bu gecelerin aslında ne kadar önemli ve özel olduğu tabii ki elinden sabun gibi kaydığında ya da sofrandan biri eksildiğinde anlaşılacak.
Vakti zamanında rejimde olduğun için tadına bile bakmadığın yemeklere yanılacak. 
"Ne salakmışım inanamıyorum, olsa da yesem keşke" denecek. 
Burnunda tüten herkes ve istisnasız herşey gözlerinden iki yol olup akacak.
Kural değişmeyecek.
Kaçan balık hep iri olacak. 

...

Bizim takvimin yeni yıl yaprakları dönmeye başladı. 
Sevgili yeni yıl, yeni ve sürpriz bir tarih yazar mısın acaba? 
"Evet evet, bu yıl o yıl işte" dedirtir misin bizlere?
Ne olursa olsun, umut etmekten, dilemekten, hayal kurmaktan hiç vazgeçmeyen kullarını sevindirir misin? 

Çevresine kör gözlerle bakan, tüm çağrılara kulaklarını tıkayan ve senden gelen mesajları hiçe sayanlara farkındalık yaratır mısın?

Uzattığın eli görmeyenlerin gözlerini açar mısın? 
Tüm güzelliğiyle açtığın kalbini sevmek yerine kıranlara, birilerini durduk yere bozanlara, bugün hissettiğini yarın unutanlara biraz vicdan aşısı yapar mısın?

Güzel Allahım...

Senin bahşettiğin herşeyi katlayıp çoğaltarak paylaşacağımız yeni bir yıl olsun bu yıl.

Bize ışık gönder ki etrafımızı aydınlatalım. 
Bize güç ver ki nerede ihtiyaç varsa koşalım. 
Bilinç ver bize, aklımıza mukayet olalım, yarar sağlayalım. 
Bolluk bereket nasip et, bir gün dostumuzla, bir gün muhtaçla paylaşalım. 
Aşk ver bize ki, korkularımızı inançlarımızla yok edelim, yaralarımızı beraber saralım, adım atmaya cesaret edelim. 
Hayat ver bize, can ver, ömür ver, ardımızdan iz bırakalım.

Kimsenin çaresiz, mutsuz, çöpsüz üzüm gibi yalnız, keyifsiz ve sessiz kalmayacağı bir yıl olsun. 

Hepimize iyi bayramlar, iyi seneler diliyorum.
Allah her seneye nasip etsin...


14 Eylül 2014 Pazar

Bahar

Kalabalıklaşan İstanbul'a inat, yum gözünü trafiğe ve bol bol yürü bu mevsimde. 
Açık havada saatler geçir, uzun uzun tadını çıkar hala seni üşütmeyen gecelerin.
Hatta mümkünse sabahla, balkonda otur, arkadaşlarınla derin mevzulara dal çık, dal çık. 
Çok konuşuyorsan sorun yok zaten, hafif acılar dile gelir bu hayatta. 
Derin yaralar susar. 
Susmadığına sevin, konuştukça açıl, hafifle bu baharda. 
Bir müzik aç, bir şal al, uyuma, bu mevsim uzun uykuların mevsimi değil çünkü.

Sonbahar ya adı, biraz hüzünlü, biraz yağmurlu, biraz bulutlu.
Yağmurlu ama mutlu, bulutlu ama umutlu olmaya bak sen. 
Henüz soğumadı hava, korkma yağmurdan, ıslan, kurursun nasılsa.

Sokağa at kendini, evde geçecek günlerin, karlı kışların, soğuk gecelerin, yalnız anların olacak zaten. İlk olmuş son olmuş ne farkeder? 
Bahar hayattır, bahar çiçektir, bahar güneştir, bahar geçiştir. 

Yeni bir döneme geçmeden önce aldığın son nefestir bahar.
Her bahar aşık olur ya bazıları, sen de ol. Bir şarkıya, bir hisse, bir kadına, bir adama aşık ol.
Hiç olmadı, kendine aşık ol. Gücüne, içinde yaşattıklarına, kimsenin duyamadığı iç sesine, göremediği gerçek sen'e aşık ol. Nasıl da güzelsin, nasıl da özelsin, hisset bunu. 
Teşekkür et hayata, sevin, bir bahar daha gördüğün için.
Daha kaç bahar var önünde düşünme sakın, sadece yaşa, bunu düşünmeden sarıl sonbahara. 

Uzun uzun düşünmelerin, sorguların, suallerin mevsimi değil, aksine gelene kapıyı açtığın gideni de uğurladığın bir mevsim sonbahar.
Göçen kuşların nereye gittiğini, nasıl birbirlerinden kopmadan hareket ettiğini düşünüp, doğaya bir kez daha aşık olma mevsimi sonbahar. 
Akışına bıraktığın, üstelemediğin, yorulmadığın, hayatla inatlaşmadığın bir mevsim olsun sonbahar. 
Hiçbir şeyden kaçma bu baharda, kaçtığın herşey, istemediğin tüm otlar dibinde bitecek, hatırla. Ne varsa yaşaman gereken, canının çektiği ne varsa korkma yaşa. 

Kendi gökyüzünü çiz, istediğin bulutu istediğin yere koy. 
"Benim sonbaharım" de, sahiplen, başkasınınkine sulanma, kimsenin gökyüzünden de medet umma, al eline kalemlerini, boyalarını, kendini istediğin yere çiz bu baharda. 

Sakinliğin, sessizliğin, kendinle ve duygularınla başbaşa kalabilmenin mevsimindesin.
"Bu Eylül'de buna başlıyorum, şuna yazılıyorum, artık Eylül geldi ve ben bunu yapmalıyım..."

Boşver, başlama, rahat bırak Eylül'ü , ona anlamlar yüklemekten vazgeç. 
Tek çaren değil ki bu mevsim. 
Bazen insan kendini bile bırakıp gitmek ister ya... 
En iyisi yola çık, uzun yola.
Yazın tıka basa olan her yerin dinlenme mevsimi sonbahar.
Bodrum ne güzeldir kim bilir? 
Ya da Cunda'ya mı acaba, nereye gitsek, onu düşün biraz. 

Kitapçı gezme mevsimi sonbahar. 
Yepyeni kitaplar, yepyeni yazarlarla tanışma mevsimi sanki.
Gördüğünü, beğendiğini al at zulaya, önümüz kış, erzak gibi, kitap biriktir kış için.
Canın okumak istediğinde okursun, zorlama. 

Kendini mecbur hissetme, içinden geliyorsa gülümse bahara, gelmiyorsa onu da yapma.
Ne istiyorsan onu yap bu baharda.
Gülücüklerin ve gözyaşların arasında git gel. 
Huzurunla hüznünü tanıştır, kaynaştır.
İkisine de ev sahipliği yap, birini birinden ayırma. 
Sen ne verirsen, hayatta sana onu geri verecek.
Sarıl sonbahara ama onu sıkma.
Nasılsa bir müddet sonra o da gidecek, yeni bir mevsim gelecek, unutma. 





5 Eylül 2014 Cuma

Seni Seviyorum

Seni seviyorum demenin ne çok yolu vardır aslında.
Yine de biz illa duymak isteriz bunu, çok sevdiğimiz de bizi sevsin ‘’seni seviyorum’’ desin diye bekleriz. Hatta (özellikle de bayanlar) karşı taraf söylemezse de ısrarla saçma sapan bir soru sorarız:
‘’Beni seviyor musun?’’
‘’Evet’’ cevabıyla da tatmin olmayınca tabii bu soruyu genişletiriz.
‘’Peki, ne kadar seviyorsun?’’
:)
Küçücük bir çocuğa kollarını iki yana açıp ‘’işte böyle, dünyalar kadar’’ demesini öğretiriz.
Sonra o da büyür ve sorar.
‘’Beni ne kadar seviyorsun, göster?’’
Sevdiğini söylemek güzel bir şey tabii ki ama illa dile gelmez ki bazen sevgi.
Sen uyurken üstünü örten de, sen gülerken keyiflenen de, başarınla gururlanan da seni seviyorum diyordur aslında.
Seni mutlu etmek için uğraşan değil ki seni seven, seninle mutlu olmayı bilen, bunu beraber deneyimleme fırsatı yaratan bence seni seven.
‘’Bunu senin için yaptım’’ deyip yükü senin omuzlarına atan değil; ‘’Bunu ikimiz için yapabilirim’’ diyendir gerçekten seven.
Çünkü karşılıksızdır sevgi, içten gelir, konuşmaz ama akar gider…
‘’Dur sana bir çay koyayım’’ da, ‘’sen taşıma bana bırak’’ ta,‘’seni oradan ben alırım’’ da, gün içerisinde sana varlığını hatırlatan da ‘’seni seviyorum’’ diyordur aslında.
Laf olsun diye değil, düştüğünde de kavrayabilecek gücü varsa, el ele tutuşmak ta ‘’seni seviyorum’ ’dur.
Bir ‘’Günaydın’ ’da ‘’Üzerine bir şey al istersen, hava serin de’’…
Ne kaçandır gerçekten seven, ne kovalayan. Beraber yürüyendir seni seven.
Belki ‘’gel’’ diyemiyordur ama gördüğü güzel bir yerin resmini sana gönderiyordur, tattığı yeni bir lezzeti seninle paylaşıyordur, ‘’keşke burada olsan…’’  konuyordur ekranına…
Evinde ya da masanda bulduğun minicik bir not mesela…
Seni özlediğini söyleyen bir mesaj…
Görünce aklına geldiğin için sana alınan bir hediye…
Saatsiz teklif edilen sıcak bir kahve…
Sana çalınan bir şarkı…
Kalp kalbe karşıymış hissi…
Kafaya geçirilen poşetle, beraber ıslanılan bir yağmur…
Sana yaşam alanı tanıyan bir huzur anı…
Kendine garip gelse de senin her fikrini anlamaya çalışan iki göz…
Sen eve gelmeden gözüne uyku girmeyen bir anne…
Seninle duyduğu gurur ıslak gözlerinden akan bir baba…
Sadece senin sesinle sakinleşen bir bebek…
Biraz ihmal ettin belki diye hırçınlaşan bir çocuk…
Kuyruğunu sağa sola sallayarak seni kapıda karşılayan ev arkadaşın…
Cebindeki üç kuruşla seninle keyif yapmayı seçen bir dost…
Koca kalabalıklar arasında sana sessizce göz kırpan sevgilin…
Nefes almadan konuşarak tüm detaylarıyla sana gününü anlatan karın…
Bir kutu dondurmayla kapında bitip ‘’Hadi artık, ver elini’’ diyen bir adam…
Ve…
Gözlerinin içi gülerek sana uzanan bir kadın.
Bunların hepsi ama hepsi ‘’seni seviyorum’’ aslında.
Hatta ‘’seni çok seviyorum’’  belki de…



1 Eylül 2014 Pazartesi

Bir Küçük Eylül Meselesi


Geri dönmelerin mevsimi sonbahar.
Bir daha düşünmelerin, yeni kararların, yeni başlangıçların mevsimi. 

Valizleri doldurup evlerine geri dönen yazlıkçılar
Önce evde çalmaya başlayan okul zilleri
Dolan taşan kırtasiyeler
Bitmeyen, bitemeyen ödevler
Yeni okul, yeni kıyafet alışverişleri
Yeni sezon filmler, diziler
Katlanıp geri kaldırılan pikeler
Yavaştan örtülen pencereler, perdeler
Dışarılarda ısıtıcıyla oturulmaya başlanan geceler
Üşüsen de hala kaldırmaya elinin gitmediği yazlık elbiseler
Telefonunda baktıkça seni tatile geri götüren resimler
Yazın kabaran ekstreler
Biraz darlaşan kıyafetler
Yine bir yıl sonuna doğru hızla koşan hareketler
Henüz bronz tenler
Bir kot cekete, bir şala ihtiyaç duyulan taze esintiler

Hepsi, bunların hepsi sonbahara, Eylül'e ait karakterler. 

İstanbul'un seni dinlediği bir mevsim sonbahar. 

Ve sonbaharın olmazsa olmazı.
Rüzgar. 
Aklında eser bazen, kapında biter. 
Bazı vedaların, bazı kavuşmaların mevsimi, bir yaprak dökümü sonbahar. 

Ya havasından, ya mevsimin hüznünden bilinmez...
Birine sarılma ihtiyacını daha fazla hissettiğin sonbahar.
"Beraber" hareket etmenin daha keyifli olduğu günler. 
Biraz daha "kendine, eve" dönmeler. 
Araya yaz girdi diye göremediklerinle kavuştuğun masa başı haller.
Uçan yapraklar ve kalkan toz sanki içindeki girdabın çözülmesi için varlar.
En sevdiklerinle bir kahve fincanının başında geçen saatler
Sakinleşen, dinginleşen melodiler
Masmavi tatillerden, yazdan kalan özetler
Birbirinden güzel konserler

Ve 1 Eylül

Her ayın 1'i gibi, yeni umutlarla, yeni dileklerle geldin takvime. 

Hoşgeldin Sonbahar

Not: Uzun zamandır her ayın 1'i bunu yapmak için uygunken yapmayıp, dün aklıma gelen 1 Eylül aktivitesi: Ayın Bir'i Kilisesi. 

Her ayın 1'i dolup taşan minik bir ortodoks kilisesi. 
Gözlerini yumuyorsun, dileğini diliyorsun, anahtarını alıyorsun, dileğin olunca geri götürüyorsun. 

Bugün oraya gidecek olan bir yakınımı dileğime elçi ilan ettim. Dileğimi diledim, bakalım anahtarımın sonu ne olacak? 






27 Ağustos 2014 Çarşamba

Kimsin Sen


Kimse sana bakmadığında, yalnızlığında kimsin sen?

Hangi okuldan mezun olduğunu, ne okuduğunu, mesleğini sormuyorum.
Soyadını, medeni halini,kimin annesi babası olduğunu da.

Bu soru aslında çok zor bir soru.
Verilen hiçbir cevap gerçeğe hizmet etmiyor, doğru cevaba yetmiyor. 
Belki birçoğumuz bilmiyoruz bile kim olduğumuzu. 
Rüzgar bir savuruyor işe giriyorsun, bir savuruyor evleniyorsun, bir savuruyor savrulup duruyorsun işte. 
Bir çok şey kendi seçimlerin olmayabiliyor. Hayat getiriyor bazen.
Derken kim olduğunu, ne sevdiğini, , aslında ne yaparsan mutlu olacağını hiç keşfedemiyorsun. Zaman geçiyor, vakit doluyor, kendini, benliğini genelde ıskalıyorsun. 

Kimsin sen? 

‘’Arda ve Eda’nın annesi’’ diye bir cevap olamaz ki. 
Görüyorum bazen sosyal medyada kendini tanıtan satırları. 

Ya doğurmuşsun 30 yaşında. 
Ondan önce kimdin sen? 
İnsan değil miydin? 
Tek kimliğin annelik mi? 
Allah korusun çocuğa birşey olsa sen kimsin peki? 
Bir hiç mi? 

"Ben bankacıyım."
"Ben öğretmenim."
"Ben mimarım."
"Ben istanbulluyum."

Hiçbiri değil cevap. Olamaz da. 
Cevap ne, bende bilmiyorum sanırım. 
Geçen gün sevgili Miryam Şulam bu soruyu içeren bir resim paylaştı ve kendi kendime düşündüm işte. 
Kimim ben? Hele hele kimsecikler bana bakmadığında kimim? 

Kılığın kıyafetlerin, zorunlulukların, sorumlulukların, malın, mülkün, araban, işin, karın, kocan olmadığında kimsin sen? 

Gerçekten ne seviyorsun? 
Nerede yaşamak istiyorsun? 
"Bu böyledir" diye mi evlendin? 
"Allah verdi" diye mi doğurdun? 
Ya müdür olmasaydın, herşeyi bırakıp gidebilseydin nereye giderdin, ilk ne yapardın? 
Traş olmak iş yerinde zorunlu olmasaydı mesela, aynaya hep bu model mi bakardın? 
2 Ocak'ta işbaşı yapmak zorunda olmasan yeniyıla nerede merhaba derdin? 
Mecburiyetten mi yemek hazırlanıyor evinde, keyiften mi? 
Siyahı zayıf gösterdiği için mi seviyorsun sadece? 
Korkarım dediğin birşeyin üzerine gittin mi hiç? 

Kimsin sen? 
Annen baban yokken.
Çocukların çağırmazken. 
Patronun bakmazken. 
Paran yokken. 
Aynaya bakarken. 
Gece yatağında. 
Kendinle başbaşayken. 
Sessizlikte.
Bir hayalin tam ortasında. 
En savunmasız anında, mesela uykunda. 
Senden başka kimsenin görmediği rüyanda. 

Kimsin sen? 

Ha deyince çıkmıyor gerçi cevap ama düşündüm biraz. 

Başkasını bilemem de kendim için çok özel biriyim ben. 
Kendi hikayemin kahramanı, belki de oyalandığı için sürüyü kaçıran, en arkadan gelen çirkin ördeğim. 
Arkadan geldiği için de annesinin hep endişelendiği, korumak için çırpındığı o siyah yavru ördeğim ben. 

Başka kimim, bilmiyorum. 

Peki sen? 

Sen kimsin, yapayalnızken? 

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Bir Kadeh


Kendine de sormalı insan. 
Bütün gün sağa sola sorduğu tüm soruları kendine de sormalı. 

Başbaşa kalmalı kendiyle, sessizce hesaplaşmalı. 

İtiraf etmeli, kabul etmeli, hatasıyla, kusuruyla sevmeli kendini. 

Sırlarını ilk kendine vermeli, bazen duygularını kendine saklamaya söz vermeli.

Konuşmalı kendiyle, savaşmalı, barışmalı, tanımalı, kucaklamalı kendini. 

Sahip çıkmalı, hayatına, aklına, fikrine, ruhuna sımsıkı tutunmalı. 

Sallanmalı bazen, düşmeli, devrilmeli, kalkmalı sonra. 

Durup bakmalı, ilk aklına gelen manzaraya, akıp giden zamana, değişen, güzelleşen, olgunlaşan dünyasına. 

İki satır yazmalı bir kenara, kendinden bir iz bırakmalı insan. 

Yine teşekkür etmeli o içindeki güce.

Ve bir içki ısmarlamalı kendine, keyif yapmalı, durmalı gün ortasında. 

Birazdan batacak olan güneşi yarın sabah yine görebilecek mi diye sormalı, umut dolmalı. 

Heyecanlanmalı gelecek için, benden geçti artık dememeli, kimseden birşey geçmedi çünkü...

Sıradan bir gün yok, bilmeli insan, her geçen gün ömürdür ve ömür bugündür,  bunu hatırlamalı, minnet duymalı insan. 



18 Ağustos 2014 Pazartesi

Kaş

 
Kaş. Karıştır harfleri. Aşk
Mavinin her tonuna, içsem olur mu diye düşündüğün denizin suyuna, çevrenin dinginliğine aşık olunacak minicik turistik bir ilçe.
Yaz günü Antalya'ya gitmeme yemini etmiştim ama renklerine kandığım Kaş'a iyi ki gitmişim dedim. 
İç sesim bu yaşıma kadar bana "Bodrum'dan başka bir yere gidersen taş olursun, ayakların yan basar" dedi sanırım, kendimi yıllardır oraya adadım. 
Ve oraya aşığım,o başka.
Ama gidip görmediğimiz nereler varmış hayret içerisindeyim.
Kabul ediyorum gitmek zor.
Önce Dalaman'a uçuyorsun ve ordan da Kaş'a transfer oluyorsun.
Tam 2,5 saat süren bir araba yolculuğu ve yollar o kadar engebeli ki haliyle yoruluyorsun.
Ama yorulmadan henüz güzel birşey elde ettiğimizi hatırlamıyorum. 
Gidiyorsun, gidiyorsun, bitmiyor.
Batık Şehir Liman
Derken o dağların eteklerindeki sis perdesi kalkıyor ve karşına coğrafik yapısını isminden alan "Kaş" çıkıyor.
Bütün otel ve pansiyonlar yamaçlarda ve sen her sabah gözlerini kamaştıran bir manzaraya uyanıyorsun.
Küçük Çakıl, Büyük Çakıl, Kaputaş ve Patara Plajları oranın en görülesi, gidilesi ve yüzülesi yerleri.
İşin ilginci sakin ve daha bakir diye düşündüğün bu kasaba gibi yerde kalmak hiç ucuz değil. 
Şık görünümlü otellerin geceliği 500 tl. Ortalama olanlarda fiyatlar aşağıya iniyor.
Ve otellerle ilgili bir dezavantaj: Odalar tepede ve odana varana kadar sayısız merdiven çıkıyorsun. 
Dolayısıyla tatilde kilo almıyorsun bunu da avantaja çevirebiliriz:)
bakmalara doyum olmayan manzaralar
Ne "Yok"?
 
Beach party yok, arka fonda sadece ruhunu besleyen bir müzik var.
Kop kop kopmak yok, sabahın köründe kalkıp dalış yapmak var, kano yapmak var, parasailing var, Meis Adası'na geçiş yapmak var. 
Şişkoluk yok, hava aşırı sıcak olduğu için gündüzleri pek yemek yenmiyor. Paranla rezil olmak yok, bütün gün sıvı tüketiyorsun ve bir frozen 30 tl değil, içkiler fahiş fiyatta değil, sipariş verdikten beş dakika sonra yediğin önünde yemediğin arkanda. 
Plaj kapılarında güvenlik yok, dolayısıyla hem kazık hem dayak yemek yok. 
Bugün ne giysem diye bir soru yok, şort, askılı bir t-shirt ve parmak arası terlik buranın üniforması. 
Beach yok, plaj var ve girmek için ya da en önde oturmak için para vermek yok, havlunu koyduğun her yer senindir.
Taşıta gerek yok, taşıtta yok zaten, yürü, her yer beş dakika. Patara ve Kalkan'a geçmek istersen minibüs var ve ulaşım çok ucuz.
 
 
Ne "Var"?
 
Meydan 
Beş adımda bir buzda badem satan amcalar, waffle ve lokma kokan çay bahçeleri, incik boncuk satılan arnavut kaldırımlı taş sokaklar, dondurmacılar, manzaralı romantik bir liman, onlarca değişik kokteyller hazırlayan kafeler ve 50 derece sıcağa rağmen gülümseyebilen bir esnaf grubu var, çok şekerler, tam yazlık mekan.

Küçük Çakıl Plajı
 
Bu koyda bir sürü plaj var. 
Favorim Derya Plajı.
Kum değil, şezlonglar var, iskele var. Son derece rahat ve mavi bir yer. 
Yemekleri çok başarılı, odun ateşinde pizzası mekanda öne çıkıyor.
Her meyveden buzlu içecek yapıyorlar, hepsi de doğal karışımlar ve sunumlar harika. 
Personeli arı gibi çalışıyor ayrıca çok sempatikler. 
Özellikle Tarık, burdan sana selam olsun, tekrar teşekkürler günde sekiz kere buz istememe rağmen yarın yine bekleriz diye bizi uğurladığın için. 
Kaşık Mantı
 
Tam meydanda. Görmemek imkansız. Ev yemekleri yapan bir aile işletmesi.
Bir banka müdürü ve bir galericiden oluşan Sivaslı Değer Ailesi kardeşleri, hanımlarını da ekibe katıp iki yıl önce bu sevimli mekanı açıyorlar. Çocukları dahil herkes işin ucundan tutmuş, sıcak bir ortam oluşmuş.
Menü kalabalık değil, kafa karıştırmıyorlar.
Zeytinyağlı yaprak sarma, biber ve patlıcan dolma ve karnıyarık pilav favoriler.
Fiyatlar ortalama. Lezzet şahane.
 
Mavi Bar
 
Çevrede irili ufaklı barlar var ama her zaman bir tanesi daha çok öne çıkar ya... 
Hah işte Mavi Bar öyle.
Sürekli kalabalık.
Herkesin masasında içki şişeleri ve çekirdek var. 
Son derece sıcak, abartıdan uzak ve müzikli bir yer.
Sevdim burayı.
Akvaryum Koyu
Asmaaltı Restaurant
 
Limanın batısında, asıl kalabalığın tam zıttında kalıyor.
Kayaların arasına sıkıştırılmış gizli ışıklarla ve mumlarla kenar masalar aydınlanıyor.
Öyle bir ambiyans var ki... 
Ay çanak gibi masana düşecek nerdeyse. 
Bir iki kadeh sonra "Denizle mehtap sordular seni neredesin..." diyor ruhun. 
İşte öyle bir yer. 
 
 
Kaputaş Plajı
 
Maldivler'e gitmedim ama burası sanırım Türkiye şubesi.
Mavinin elli tonu diye bir kitap çıkabilir burada:)
Avrupa'nın en iyi 4. dünyanın en iyi 10. Plajı seçilmiş ve Unesco tarafından koruma altına alınmış.
Merkezden minibüs kalkıyor. 
Hem de yirmi dakika da bir.
Ücreti 5 tl, varış süresi yarım saat. 
Minibüsten inince 185 basamak aşağıya inme ve geri tırmanma derdini çekmeye değer, mükemmel bir yer. 
Oraya varınca istersen ringler aracılığıyla 450 metre uzaklıktaki bir mağaraya gidebilirsin.
10 dakikada oradasın.
İçerde yüzlerce resim çekmek mümkün. Kişi başı 25 tl. 
Turun adı Blue Cave Trip.
Gitmeyip Kaputaş'ın tadını da çıkarabilirsin. 
Minder ve şemsiye kiralamak lazım, çok uygun fiyatlar. 
Duş var, hem de suyu Saklıkent'ten geliyor, buz gibi. 
Kum beyaz, su renga-rengarenk, köpüklü dalgalar, sağ sol yamaç ve biraz ötede lüks yatlar. 
Ben anlatacak kelime bulamıyorum, google'a kaputaş yazın ve görsellere bakın.
Lütfen :)
I love selfies:)
 
 
Dövmemizi de yaptırdık





                                                                        Gonca Dülger
 
Genelde tatil beldelerinde çocukların olmazsa olmaz bir aktivitesidir geçici dövme yaptırmak.
Seramik atölyesi olan heykeltraş bir bayan Gonca Hanım. 
Dövmelerime yeni bir tane ekleme peşindeyim, henüz karar veremedim diye bari geçiçi dövme yaptırayım dedim. 
Küme halinde uçuşan martılar yaptırdım elime. 
Fiyatlar 10-50 tl arası değişiyor, kendisi aynı zamanda gerçek dövme de yapıyor. 
Yeri Mavi Bar'ın yan sokağı. 
 
Mey Meze
 
Çarşının içinde Marine Pansiyon'un terasında minik bir bahçe.
Ortalarda, göbekte bir yerde değil, tam kuytuda. 
Turistik değil, lokal bir mekan. 
Eski siyah beyaz Türk filmlerinin döndüğü bir barkovizyonu var.
Sıcaktan eridiğin için kaç kadeh rakı içtiğini sayamıyorsun artık. 
Mey Meze'de Bir Gece
Rakı kadehleri, mezeler ve eski şarkılar derken mazi masaya uğruyor. Çeneler düşüyor. 
Keyif yeri işte. 
Tam çakır keyif yeri:)
10 numara 5 yıldız.
Grand Safari Kekova Turu
Olmazsa olmaz turlar.
Mavinin Elli Tonu
Sadece deniz yoluyla görebileceğin cennetin bir köşesi olan Kekova Batık Şehir turunu yapmadan kimsenin geri döneceğini sanmıyorum zaten.
78 kişi aynı teknede muhteşem bir ambiyans değil. 
Kişi başı 65 tl. Sabah 10.00 da hareket 18.00 varış.
İstersen daha pahalıya daha özel teknelerle ve daha az kişiyle de bu tur gerçekleştirilebilir.
Ben memnun kaldım, hizmetinden de, yemeğinden de, personelinden de, rotasından da...
İlk Yalnız Ada koyunda durduk. 
Sonra Kekova batık şehir, Hamidiye, Kaleköy, Üçağız, tersane, akvaryum ve inönü koylarında demir attık mavinin her tonuna.
Daha önce denizin bu renklerinde hiç yüzmemiştim. 
Neden suya dayanıklı telefon kabı almadım diye delirdim.
Bütün gün boynuna astığı ipli kabıyla suda sayısız resim çeken kadını dikizledim ve bunu kaçırdığıma pişman oldum. 
Dondurmaaaaa
Ve Kaleköy. 
Denizden ulaşılan pansiyon ve kafelerin bulunduğu dünyanın en romantik köşelerinden biri burası olabilir. 
Antkh pansiyonda kalanların gördüğü manzarayı anlatamıyorum, hatırladıkça tekrar yaşıyorum.
Orda kalmadığı için herkes ağlamaklı olunca kaptan ağzımıza bir parmak bal çaldı. 
Ankth Pansiyon / Cafe
Teknemiz oraya yanaştı ve kafenin el yapımı dondurmalarından tatmamız için yarım saat mola verildi.
Sevgiliyle aşk yaşama köşesi olarak akıllara not edildi:)
 
 
Deja Vu Bar
 
Tekne limana yanaşınca henüz odaya gitmek için erken bir saat olduğundan deniz ne kadar maviydi adlı konuyu ellinci kez konuşmak için "swimming pool" adında mavi bir kokteyl eşliğinde güneşi bu barda batırma kararı aldık.
Şerefe:) 
 
 
Bi Lokma
20 basamak tırman, yine bir bahçeye açıldı kapılar.
İki kişilik meze tabağı mekanın favorisi. 
Bütün yemekler güzel görünüyordu ve fiyatlar makul.
İki kişi 100 tl yi bulmayan bir fiyat ödedik, alkol buna dahil.
 
 
 
Hide Away Bar
Sessiz, sakin arka bahçe gibi bir mekan.
Adından belli, tam kaçış noktası.
Keyifli bir mojito saati için çok ideal.
Karmaşa yok, kalabalık yok, hengame yok, keyif çok.
 
 
 
Ehl-i Keyif ve Echo Bar
Ehl-i Keyif daha çok çiftlerin tercih ettiği yemekli bir canlı müzik mekanı. 
Tabii ki açık havada. 
Sempatik görünüyordu. 
Echo ise dans etmek isteyenlere hitap ediyor.
Biraz pop-rock bir mekan, misafirler daha genç, kapıda sosyalleşme başlıyor, ellerde bira, bellerde sarmaş dolaş aşk, kafalar bir sağa bir sola, kafa nereye biz oraya...
 
 
 
Not: Düşler Akademisi engelliler kampı bu yaz Kaş'ta. 
Tüm engelliler aklınıza gelen her aktiviteyi yapıyorlar. 
Cesurlar ve becerikliler. 
Dalıyorlar, çıkıyorlar, yüzüyorlar, at biniyorlar, kano yapıyorlar, yamaç paraşütü yapıyorlar. 
Peki ya ben? 
Ben korktuğum için ve en yüksek atlı karıncaya binebildiğim için tabii ki bunların hiçbirini yapamıyorum.
Belki ilerde bir gün Kaş'a yine geldiğimde ruhsal engellerimi kaldırabilmeyi diliyorum.