2 Mart 2017 Perşembe

Yaş 35

YAŞ 35
Yaş otuz beş! yolun yarısı eder. 
Dante gibi ortasındayız ömrün. 
Delikanlı çağımızdaki cevher, 
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, 
Gözünün yaşına bakmadan gider.

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var? 
Benim mi Allahım bu çizgili yüz? 
Ya gözler altındaki mor halkalar? 
Neden böyle düşman görünürsünüz, 
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

Zamanla nasıl değişiyor insan! 
Hangi resmime baksam ben değilim. 
Nerde o günler, o şevk, o heyecan? ,
Bu güler yüzlü adam ben değilim; 
Yalandır kaygısız olduğum yalan.

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız; 
Hatırası bile yabancı gelir. 
Hayata beraber başladığımız, 
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir; 
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.

Gökyüzünün başka rengi de varmış! 
Geç farkettim taşın sert olduğunu. 
Su insanı boğar, ateş yakarmış! 
Her doğan günün bir dert olduğunu, 
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar
Her yıl biraz daha benimsediğim. 
Ne dönüp duruyor havada kuşlar? 
Nerden çıktı bu cenaze? ölen kim? 
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?
Neylersin ölüm herkesin başında. 
Uyudun uyanamadın olacak. 
Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında? 
Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında.
Cahit Sıtkı Tarancı




Severiz bu şiiri, çok severiz.
Ne kadar anlamlı her bir satırı...
Yolun yarısı diyor şair, bilinmez ne kadar doğru.
Bilmekte istemem aslında yolun neresinde olduğumu. 
Yarısı mı bitmiş, azı mı bitmiş, çoğu mu geçmiş. Bilsen ne yapacaksın zaten? Hayatın süprizi kaçar, tadın, tuzun, heyecanın hepsi gider, film biter. 
Ben yaşadığım andayım, şükretmek için ve mutlu olmak için yüzlerce sebebim var. Şükretmek bana o kadar iyi geliyor ki... Terapi gibi, gün içerisinde sayısız kez dudaklarımdan dökülen "çok şükür."
Artık 35 yılım var, yaşadığım, tanıdığım...Fransızca'da yaşı öyle söylüyorlar. Kaç yaşındaysan o kadar yılım var diliyorsun. 
Yani 35 yıllık deneyimlerim, yaşanmışlıklarım, öğrendiklerim, öğrenmesem daha iyiydi dediklerim var. 
Şimdi bu yazıyı okuyan yaşça benden büyük biri "Dur bakalım daha, sen ne yaşadın ki..." diyecek mutlaka.  Haklıdır da...
Ancak deneyim yaşla değil yaşananlarla, kayıplarla kazanılıyor diye düşünüyorum. 
Misal; 50 yaşına gelmiş ve sabit bir hayatı olmuş, çok derin inişleri çıkışları olmamış biri eminim 13 yaşında iş hayatına atılıp ailesinin yükünü sırtlamış, nice badireler atlatmış birinden daha deneyimli değildir. 
Mutluluklar gibi, acılar da, kayıplar da insanı fazlasıyla olgunlaştıyor.
Çok sevdiği biri giden olgunlaşmaz mı hiç? Allah bu acıyı unutturmasın demişlerdi, ''Ne diyor yahu bu'' demiş, sonradan anlamıştım mesajı. Parmağımı  incitsem anne diye bağırındığım günleri geride bırakıp, incinen her yerimi, ruhumu kendi kendine tamir edebildiğim, bunu da normalleştirdiğim günlere geldim. 


Daha dün 30 yaş doğumgünümü kutlamıştım, hem de defalarca kez:) 
Her kutlamama annemi de katmıştım, iyi ki, nasıl eğlenmiştik... 
Danslar, hediyeler, içkiler, pastalar, mumlar, hepsi sonsuz hediye oldu bana. 
Bir de çekirdek aile olarak Erol Evgin konserine gitmiştik... 
Hep anılar kalıyor geriye, hep kucak dolusu fotoğraf ve anılar. 
Şimdi o beş sene geçti mi, uçtu mu, kaçtı mı vallahi birşey anlamadım. 

Yaş 35... En az bir 35 daha istiyorum, nasılsa istemek bedava, ben bol bol gün istiyorum hayattan. 
Hayatımı seviyorum, çünkü yaşamayı ve hayatımdaki insanları çok seviyorum. 
Ne ara 35 yaşıma geldiğimi yakalayamadım aslında. 
Acısıyla tatlısıyla derler ya, hakikaten öyle oldu. 
Doğrusu mücadeleyle geçti benim son on yılım. Mutluluğumu inşaa etmek için hep mücadele etmek durumunda kaldım. Bazılarına hazır gelir ya paket program; okur, mezun olur, işe girer, aşık olur, evlenir ve anne olur, çokta mutlu olur, ya da hayali daha başkadır, her ne ise onu yapar. Benim hayalim aslında yazdığım gibi basitti. 
Ben basit sanıyordum daha doğrusu. 

Yahu ben bu okur'dan başla anne olur aralığına kadar mecazi anlamda söylüyorum sürekli dayak yedim hayattan. Bir insan bu kadar şanssız olamaz. Elimi attığım, gönlümü koyduğum her yer kurur mu? Kurudu. 
Dost bildiğim el oldu.
Hiç dengim olmayan insanlarla ve olaylarla muhatap oldum. 
Kimseyi de suçlayacak değilim. Allah akıl vermiş, saksı gibi duracağına kullansaydın değil mi? Benim hatam çoğu, benim biliyorum. 
Hep bir enayi boyutunda iyi niyetle bekledim. Ne varsa yamuk, düzelsin diye bekledim. Annemin "eğri düzelmez" sözünü duymazdan geldim. Yanlış giden işin düzelmesini, yanlış arkadaşlığın, yanlış aşkların faturalarını görmezden gelmeyi seçtim. Bir gönlü büyüklük, bir olgunluk ki sormayın gitsin.
Ne lüzum varmış olmayanı oldurmak için bu kadar yırtınmaya, bu kadar üzülmeye, bu kadar savrulmaya, karalar bağlamaya. İşin, eşin, yuvan, arkadaşın, dostun, kalbin, kısmetin, yavrun, dirliğin, birliğin, sakinliğin, huzurun, bereketin, düzenin ve gerçek dostların sen tam da bu işlerin peşini kovalamayı bıraktığında hooop sana koşacakmış zaten. 
İnancımı yitirdiğim, yalnız yaşlanacağıma inandığım, ne sevsem kimi sevsem o da yalan çıkacak dediğim çok oldu. 
Kimselere güvenim kalmadı. İnanılmaz kırıldım, kalbim bin parça oldu, saramadım. Hayalkırıklığından ölüyorum sandım. Yine de içimde minicik bir yerde hala beni hayatta tutan hayallerim ve gerçekleşirse diye beklediğim umutlarım vardı. 
Mesela günün birinde anne olmayı heyecanla, dualarla, adaklarla, dört gözle bekliyordum. 

Kırgınlıklarım, üzüntülerimle yaşlanacağımı sanıyordum ki...
Yeşillikler içerisinde saklı cennet gibi bir okul var. 
Bildiğin saklı bir köşede, ormanın içinde bir yerde. 
Bende yeri bambaşka bir okul; içine girdiğin an bir daha seni bırakmayan, senin de kalbinde adı kalan bir okul.

Modafen. 

İçeri adımını atıyorsun ve hayatın bir anda değişiyor. Film gibi yani:) 
Varlığı için hergün şükrettiğim, canımdan can hayat arkadaşımı yerde ararken, orman içinde bir okulda buldum.  O günden beri elele devam ettiğimiz yola bir senedir de bebeğimiz Berk eklendi. Sevgimiz katlandı, aile olduk, sayesinde anne oldum, çoğaldım, büyüdüm, bin bir parça olan kalbim kocaman tek bir parça oldu, her gün ailem için güm güm atmaya başladı. Hem kocam, hem en yakın arkadaşım, hem sırdaşım olmayı o kadar güzel başardı ki bana da geriye onu hep daha çok sevmek kaldı. 
Onlar sayesinde kendimi artık çok şanslı hissediyorum. 
Şükür, şükür, şükür...
Hep söylerim; tek eksiğim annem. O da takdir-i ilahi. 
Önüne geçilemez tek şey; kader. 
Engel olamazdım, değiştiremezdim, geri getiremezdim. Yapabileceklerim vardı, onları da yaptım, sonra da kabullendim ve hayatın bana verdikleriyle mutlu olmayı öğrendim. 

Pek tabii insan birşeyler öğreniyor 35 yılda. Etrafı gözlemliyorsun, duyuyorsun, yaşıyorsun, şaşırıyorsun, alışıyorsun, yakınlarından öğreniyorsun. Herkesin hikayesinden kendine dersler çıkarıyorsun. Ve kendine bir hayatı kullanma klavuzu yazıyorsun. 
Artık emin olduğum bir kaç mesele var. 
Tanıştığım, hayatıma bir şekilde girmiş kimsenin tesadüfen karşıma çıktığını düşünmüyorum. Ya beni bir yere götürdü, ya geri getirdi, ya kendime getirdi, ya anlamama, ya dinlememe, ya hırslanmama, ya öfkemi kontrol etmeyi öğrenmeme, ya durulmama, ya kıymet bilmeme neden oldu. 
İlla bir sebep uğruna ve illa da benim hayrıma sonuçlandı. 
Buna eminim, böyle inanmak istiyorum.

Mesela; kimse vazgeçilmez değildir, onu da gördüm. 
Kimse, kimse...
Her işin, her insanın bir alternatifi mutlaka var. 
"Bensiz yürümez bu iş / bensiz yapamaz, ölür" dediğinin ilk işi gemiyi terketmek olabilir, mümkündür. 
Zaten senin için mücadele etmeyen kişi gitmeni bekliyordur. 
Kesin ve net doğru. 
Kalmanı isteyen, uçurumun kenarından seni alacak gibi sarılır koluna, azimle, canını dişine takarak çeker seni. Son damlasına kadar mücadele eder. Etmiyorsa, arkandan el sallamaya senin zannettiğinden çok önce hazırlamıştır kendini. İşin kötüsü sen gittin sanarsın, terkeden sensin sanarsın, "git" diye önüne serilen kırmızı halıyı görmez, noktayı kendi kendine koyarsın. 


Kendimde emin olduğum birşey daha; sevgim sonsuz ama sabrım artık sınırlı. Sevdiğim insanlara uhuyla yapışırım. Sevgim okyanusta su, sahilde kum, o derece. Ama tepemin tası attı mı kendimi tanıyamazdım. O noktaya gelmeyi beklerdim zamanında. Artık beklemiyorum, tepemin tası atmasın istiyorum, sabrım yok, beni anlamadığını hissettiğim kişilerle en fazla hava durumu, ülkenin hali, dolma tarifi ve trafik hakkında konuşup iyi günler diliyorum. 

Trafik demişken; trafik varsa ben yokum. Boşa geçen zaman, ömrümden çalınan dakikalar, korna sesi, küfür, medeniyetsiz sürücüler, sinir harbi... Yokum arkadaş, trafik sen varsan ben yürürüm. 

Bir de emin olduğum birşey daha var; o da bu dünyayı kesinlikle iyilik kurtaracak. Ama karşılık beklemeksizin yaptığın, yaptın diye de vakti zamanı gelince kimsenin yüzüne çarpmadığın iyilik. Tam da ataların dediği gibi; yapacaksan iyiliği denize atmak için yapacaksın, o kadar. Sen verince, hayat sana çarpı iki üç beş geri veriyor zaten. 

Ve saygı!
Oturduğun yerden saygı beklemek demode, şahsen ben beklemiyorum. Hele yaş farkı nedeniyle saygı beklemek bana en lüzumsuz ego gibi geliyor. Saygıyı koza gibi örersen etrafına, zaten kimse çizgiyi aşamıyor. Ha buna rağmen haddini bilmeyen, seni üzen varsa ona "ahmak" de, kurtul, mümkünse onu hayatının en uzak noktasında bırak. 

Ümit mesela, hep olsun, hiç bizi bırakmasın. Zaten bizim kanımızda var ümit, "yok kalmadı" denince hiç mi yok deriz ya biz, severim ben o ümidi işte:) 
Ayakta tutar, hayata bağlar, ilaç gibidir ümit. 

Hata! Her insan yapar, hatta yapmalı. Düşe kalka büyür ya her çocuk, hata yaparak olgunlaşır her insan. Ama şu "hatalarınızı da sevin, keşke demeyin, sizi siz yapar hatalarınız" safsatasına inanmıyorum, hiç katılmıyorum. Beni ben yapan, benim iç sesim, aklım ve kalbim. Ve ben bazı hatalarımı hiç sevmedim, keşke hiç olmasalardı, keşke yere filan düşseydim de o hatalara düşmeseydim. Beni ben yaptıklarını da düşünmüyorum. Yapsa yapsa beni olduğumdan daha sinirli, daha kızgın, daha kırgın yapmıştır. Allahtan ilk aydınlanmamı 30 yaşıma girerken yaşamıştım. Yok yıllar beraber geçmiş, yok aman ne anılar yaşanmış, yok eş dostmuş, millet ne dermiş... Tın... Beni varlığı ve fikirleriyle rahatsız eden herkese kapım kapalı. Etraf benim 15 dakika dedikodumu yapacak diye kimseyi ömür boyu sırtlayamam. 
Nolursa olsun gelmesin, ben Mevlana değilim. 
İnanılmaz hafifledim ton ağırlığında konu ve konuklara yol verince. 
Boş kalabalıkların parçası olmaktansa, kendi çemberimde o kadar güvende ve huzurlu hissediyorum ki kendimi. 

Aşk... 
Benim hayatımın olmazsa olmazı, balık burcuyum ben, her işi aşkla yaparım. Ama aşktan daha önemlisinin iyi geçinmek, geçinmeye gönlü olmak olduğunu biliyorum artık. Gözü kara aşk uçuruma sürekler, daha makbulü kucak dolusu sevgi ve vefa. Aşkın çetelesi de tutulmaz, üç beş kez olabilir, ne yani o ilk aşk filan unutulmuyor mu? Çok güzel unutuluyor valla, aşkından ölmek filmlerde oluyor. Aslolan son aşk.  Hep anı yaşamak , bunu başarmak en güzeli. Geçmişte yaşamak nedir, niyedir, çok zararlı bence. Ben yaptım bir ara, bana pek faydası dokunmadı, ne yapacaksın eski aşkı? Şu an kim için çarpıyor bu kalp ona bak, kimle aynı yastığa baş konuluyor, kimle hayat denen uzun ama aslında kısacık olan yolda yürünüyor, işte o son aşkın, senin olsun, sonsuz olsun. 

Hediye. Ben kendime sürekli birşeyler hediye ederim. Kimi zaman bir küpe, kimi zaman bir elbise... Bu sene hediye benliğime gelsin. Kendime yeni doğmuş bebek gibi bir ruh hediye ediyorum, deliliklerimi, komedi hallerimi, sağımda solumda yaşayan herkesi seviyorum, ben özelim biliyorum, her geçen gün kendimi ve beni mutlu edenleri daha çok sevmeye söz veriyorum, bu yazıyı okuyan ve doğumgünümü kutlayan herkesi de kocaman öpüyorum. 

Not: Bir tek ailem olsun bana birşey olmaz ne doğru bir söz. Aileme ve bana ailem gibi hissettiren dostlarıma hep minnettarım. Dün gece bir telefonumla 25 kişi masa başında toplandık, kadeh kaldırdık; sağlığa, huzura, birliğe... Hep beraber pastamı üfledik, dilekler diledik. Geceyi güzelleştiren tabiki koşarak katılan herkesti, ama biri yok mu o biri. Ortamı kendi gibi rengarenk hale çevirdi, bir geldi pir geldi, bana almadığı hediye kalmadı. Balonlar mı süsler mi pasta mı hediye mi ne sayayım nerden başlayayım bilemedim. 
İyi ki var...
O benim ablam. Anneme çok benziyor, her haliyle hem de. Sanki ondan yadigar. 
Allah sana uzun ömür versin ve biz her Mart ayında doğumgünlerimizi beraber kutlamalara doyamayalım. 
Yürekten teşekkürler her emeğin için, seni seviyorum, love you, je t'aime. 





31 Aralık 2016 Cumartesi

Hey gidi 2016




Kalbinin tam ortası bir yangın yerine dönmüş güzel ülkemin tarihine kapkara bir gölge gibi düşen 2016 yılı...
Son bir yıla sığan bin yıllık acı,bitmeyen yaslar...
Sürekli çalınan ömürler, durduk yere ölen insanlar, adli tıp önünde feryat figan cenazesini alanlar, memlekete doğru yola çıkan cenaze arabaları, ömür boyu yas tutacak anneler, babasını hiç tanımadan büyüyecek olan evlatlar, gözü yaşlı kalbi paramparça eşler, sürekli birbirine "iyi misin , nerdesin?" diye soran arkadaşlar, havaalanına gidip patlama nedeniyle bir daha geri dönemeyenler, evden son kez çıktığını bilmeyenler, şansa uyanılan sabahlar, hiç aymayan nedense hep kara, kapkara başlayan sabahlar, köyünde yol yok okul yok öğretmen yok diye cayır cayır yanan yavrular, kurtarılamayan canlar, siyah giyinen sunucular, ekranın sağ üst köşesine bir siyah kurdele, şiddetle, esefle kınamalar, bayrağa sarılı tabutlar, bir günlük ilan edilen yaslar, "aman kalabalıklarda gezmeyin" uyarıları, sürekli bir korku hali, üç kere arayıp ulaşamadığın sevdiğin için yaşadığın panik, jet hızıyla normale dönen hayat, tepemizden geçen savaş uçakları,tarihin en garip, en olmaması gereken darbe girişimi, köprünün ortasında can pazarı, ertesi sabah kahvaltıya giden insanlar, herşeye ne de çabuk alışan BİZ, umudumuzu kaybetmeyelim diyenler, bizi böyle korkutamazsınız diye kafa tutanlar, deli gibi korkanlar, bomba olmasa yangında, yangın yoksa sokakta illa birinden dayak yiyip eve dönenler, şemsiyeyle sopayla toplu taşıma araçlarında sürücülere saldıranlar, yeterrrr diye inleyenler, çocuklara yapılan eziyetler, şort giyene atılan tekme tokatlar, sosyal medyada ses yükselince atılan geri adımlar, kederi, isyanı kara resimle paylaşmazsan yediğin sosyal dayak, her gün haberlerde mutsuz, dengesiz, şizofren insanlar, çaresiz, kahreden haberler, hep gözyaşı, hep ağlama, hep isyan, hep çığlık, hep AH hep YAS...

Hayatımızın, durumumuzun, günümüzün özeti maalesef bu oldu 2016'da. 

Hep sözün bittiği ve çekilen acıların, gözyaşlarının hiç bitmediği bir yerdeyiz. 
Çocuğu olmadan yaşar mı hiç bir anne baba?
Bir ömürlük yas tutan yangın evlerine Allah sabırlar versin.  
Sadece orda olduğu için, tesadüfen yoldan geçtiği için vefat edenlerin, ansızın hayatı noktalananların mekanları cennet olsun. 
Çok ama çok üzgünüz.
Çok daha güzel günleri hakeden olağanüstü bir ülkemiz var. Dünyanın en güzel yeri Türkiye, en şahane şehri İstanbul.
Umarım bunun tadını, kıymetini, değerini bileceğimiz günler de gelecek, umarım. 
Umarım bu bir kabustu diyebilelim 2016 için ve uyanabilelim. 

Karamsar olmak, içimi karartmak istemiyorum. "Bizi daha da kötü günler bekliyor" diyenlere inanmak istemiyorum, ben umutluyum, belki yarın belki yarından da yakın... 
Bitecek bu kara günler, dedikleri gibi bunun bir parantez olduğuna ve elbet kapanacağına inanmak istiyorum. Bu şekilde acımasız, bu kadar şuursuz, bu kadar kendini bilmez bir şekilde dönmeye devam edemez bu dünya. 
Hayatın kıymetini herkes daha çok hissediyor artık. Güne uyanmak ve hayat en güzel hediye değil mi canlıya? 
Bitsin o zaman bu delilik artık, bitsin. 

Ve annem...
Satırlarımda buluştuğum, her sabah çayı koyarken mutfağımda resmiyle konuştuğum annem. 
Yıllar geçtikçe yokluğu daha da çukurlaşan, kalbimde daha da devleşen, çok özlediğim, dönüp dolaşıp gölgesini aradığım güzel annem. 
Beni anne olarak görmesi için, bir günü beraber geçirmek için, üçümüzün tek bir fotoğrafı olsun diye herşeyimi verebileceğim annem. 
Hayatta olsa Berk'imi öpmelere doyamayacağını bildiğim annem. 

Onu çok düşündüm bu sene, çok. 
2016 yılında hayatım yepyeni bir anlam kazandı. Dünyanın en değerli varlığı doğup evime geldi. Hayatımı tamamen değiştirdi. 
Kucağımdan hiç inmedi, sabrı öğretti. 
Canı istediğinde uyudu, canı istediğinde ağladı. 
24 saat hazır ol bekledim. 
Her sesini, her nefesini ezberledim. Koklayarak sevdim, öpe öpe büyüttüm, kollarımda uyuttum. 
Ne güzelmiş kendi bebeğini sevmek Allahım ne güzel...
Her gün onlarca kez şükrettim.
Bu duyguyu yaşayabildiğim için şükrettim, Allah her isteyene nasip etsin diye dua ettim. 

Ben anneliği öğrenirken hatta zaman zaman cebelleşirken benim neden annem yok sorusu çok sık uğradı bana. Hiç kabullenemediğim bu ayrılık bu kadar erken olmak zorunda mıydı? Ben kendimi, gücümü, aklımı yeni yeni keşfederken annemsiz kalmak hiç istemezdim. Gözlerim çok fazla doldu, yanaklarım ıslandı, aklımda hep annem vardı bu sene. Doğuma girerken, narkozdan ayılırken, bebeğimi doyurduğum, pışpışladığım, öptüğüm, uykusuz, yorgun her anımda gözümün tam önümdeydi. Bana da mı böyle bakmış dedim hep içimden. Sevgisinin sonsuz olduğunu gösterirken hep cömertti de ben bilmiyordum evlat nedir, can nedir, kılına zarar gelmesin diye bir anne nasıl perişan olur, karşılık beklemeden sevmek nedir ben bilmiyordum...
Öğrendim. 
Öğreniyorum, annemi daha iyi anlıyorum, daha çok tanıyorum, inanılmaz özlüyorum ve tarifi olmayan bazı anlarda eksikliğiyle kahroluyorum. 
Hayatın bana sunduğu herşey için her an şükür ve bin teşekkür diyorum ve her gün güzel annemi, Beki'mi içim sızlayarak hasretle anıyorum. 

Ve yeni yıl. 
Senden pek bir beklentim yok çünkü beklentiler üzer, bunu artık öğrendik. 
Takvimin yapraklarından ibaretsin, bu sene bana sağlıkla 35. yaşımı getireceksin ve geldiğin gibi uçarak geçeceksin. 

Ama dileklerim var tabii, hep var, olmaz mı? 
İlk defa kendimden ve ailemden önce ülkem için dileklerim var. 
Acısız, kedersiz, şehitsiz bir yıl olsun, lütfen son dakika haberleri hayra olsun. 
Kötü sürprizler, bizi felakete sürükleyen her insan, grup, olay, eylem bizlere uzak olsun.
Asabiyetin tavan yaptığı, saygı diye birşeyin kalmadığı ve her 10 kişiden 9'unun aşırı mutsuz olduğu günler geçmişte kalsın. 
Kafayı yorduğumuz herşeye daha hoşgörüyle yaklaşalım, hayatımızda olmasını çok istediklerimize daha çok sarılalım, huzur kaçıran, gölgesiyle bile kavga eden, aklı olmadan fikri olandan son sürat uzaklaşalım. 
Bir de unutmadan; bebek arabasıyla gezmek zorunda olanlara lütfen yol verelim, araçlarımızı kaldırımlara parkedip kendilerini çaresizliklere sürüklemeyelim. 
Ve lütfen kornaya basma hastalığımızdan kurtulalım, gerekmedikçe basmayalım, bebeği olan var, yaşlısı olan var, bütün gece ayakta olduğu için gündüz uyuklayan var, hasta olan var, var da var, basmayalım arkadaşlar şu kornalara, acımasızca, hırsımızı çıkarır gibi basmayalım. 
Ve unutmadan; evden çıkarken birbirimize sarılıp öpmeyi ihmal etmeyelim. 
Sevgimizi, aşkımızı hep çoğaltalım, eskimesine, matlaşmasına, siyah beyaz olmasına izin vermeyelim. 
Bir de gece tam 00.00'da en sevdiğimize sarılalım. Ben seni seçtim sevgili kocam, uygunsan sana sarılmayı planlıyorum:)
Mutlu yıllar herkese, huzurlu barış dolu yıllar Türkiye. 




8 Mayıs 2016 Pazar

Anne Olunca Anlarsın

Gözyaşları göz pınarlarında hazır bekleyen bir annem vardı benim. 
Hele konu çocuklarıysa burcu gibi önce aslan kesilir sonra için için ağlardı.
Hasta olduğumda, sabahlara kadar öksürdüğümde, ateşlendiğimde benimle beraber ağlardı. 
Askerle anasının yılbaşı gecesi kavuştuğu görüntüler gelirdi ekrana, dakikalarca ağlardı. 
Kedinin yavrusuna yaklaşılınca nasıl saldırdığını görünce ağlar, ışıklarda peçete satan çocuklara ağlar...
Zeki Müren dinler ağlar, Türk filmi seyreder ağlar...
Yere düşerim ağlar, diploma alırım ağlar...
Duygusaldı, benim her gelgitimde benden önce o ağlardı işte.
Sonra büyüdüm, bişeyler bişeyler oldu... Üzücü şeyler de oldu haliyle. 
Eve yüzü asık gelirdim, anlardı kalbimi, ağlardı.
"Neden ağlıyorsun anne yaa" diye çıkıştığımda:
"Anne olunca anlarsın" derdi. 
"Anne olmama gerek yok, bizimde duygularımız var herhalde, sen ağlamaya yer arıyorsun" derdim. 
Ve her zaman ki gibi annem haklı çıktı. 
Annemin her üzüldüğümde, her başarımda, her ayağımı burktuğumda, her kendimi kötü hissettiğimde, her mezuniyetimde, her tatile çıktığımda neden ağladığını anne olduğum gün anladım. 
Anneme yetiştiremedim ama ne mutlu bana ki bende anne oldum. 

17 Mart 2016..
Tanrının kadına verdiği en büyük hediye
Sonsuz mutluluk olgusu
Dünyanın en özel duygusu
Annelik...

Hiç böylesini tahmin edemezdim. 
Tabii ki bende fön filan çektirip, manikürümü yaptırıp, doğum odasını balonlarla süsletip, mavili papyonlu kekler, çikolatalarla dolu bir masa hazırlayıp, bir de doğum fotoğrafçısı ayarlayıp öyle girecektim doğuma. Doğurur doğurmaz bebeğimi öpüp koklayacaktım, odaya yanıma gelecekti, kurdelalı tacımla yatacak, mis gibi koynumda uyutacaktım. Aylardır bunu bu şekilde hayal ediyorsun haliyle. Hamileyken dalgalanan karnıma bakıp konuşurdum: "Seni ilk nasıl göreceğim acaba, çok merak ediyorum, seni hemen öpmek istiyorum" derdim. Anne olacağım anı o kadar heyecanla bekliyordum ki... 
Sebepli sebepsiz durduk yerde ağlıyordum. 
Çünkü ben bebeğimi görünenden çok daha uzun bir zamandır bekliyordum. 
Yıllardır anne olmayı istiyordum, erkek olacağını da taa çocukluğumdan beri biliyor, kavuşma gününü iştahla, büyük bir aşkla bekliyordum. 


Ve derken beklenmedik bir anda ben de anne oldum. 


Hem de apar topar...
Ne olduğumu anlayamadan...
Doğuma henüz hazır değilken...
Kavuşmamıza daha yedi hafta varken...
Huzursuz, keyifsiz, moralsiz bir gecenin ardından son ay böyle mi geçecek acaba diye düşüncelere dalmıştım ki...

Müthiş bir sancı girdi bedene. 
Müthiş, tarifsiz bir sancı. 
İmdadıma koşan eşimle hastaneye uçarak gittiğimizi hatırlıyorum. 
Bir de karşımıza çıkan ilk doktorun beni görünce kireç beyazına dönen yüzünü.  

Meğer dakikalarla savaşıyormuşuz.
Meğer bebeğim çoktan yola çıkmış.
Meğer yolda iki ışıklara kalsak, evde biraz daha oyalansak ...

Off..

Korktum, hem de çok, hayatımda hiç bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum. Eşimle sarılamadan, tek kelime konuşamadan acilden girdiğimiz hastanede beni koşarak ameliyata aldıklarını hatırlıyorum, bir de doğumdan sonra bebeğimin odaya gelmemesini...

Hayata biraz daha erken başlamak isteyen ve yüreğimi ağzıma getiren oğlumu kucağım yerine cam bir akvaryuma koydular. Yanına giderken acaba nasıl bir görüntüyle karşılaşacağım endişesi mutluluğumu bastırdı. Küçücük bir bedene ne kadar çok kablo, ne kadar çok iğne, ne kadar çok hortum sığmış. Kalbimin bin parça olduğu andı işte o an. Akvaryumun içine yatasım geldi, tüm kabloları bana bağlasınlar, seni dışarı çıkarsınlar istedim. Pek tasarruflu konuşan ama prematüre bebeklere gözü gibi bakan doktorumuzun ağzından cımbızla ayıkladık olumlu gelişmeleri. 


Yaa oğlum, öyle işte...

Bizim sevdamız camekanın iki yakasında başladı. Günde iki kere 15 dakika. O da ağladığın bir ana denk gelirse vay halime. Sen ağlar, ben ağlar, sen ağlar, ben ağlar... Annem hep aklımda, anne olunca anlarsın dediklerini mi anlamaya başladım acaba?


Henüz hiç kucağıma alamadığım minik, minicik doğan oğlumu küvezde büyümesi için hastanede bırakıp eve geldik. Şükretmek için yüzlerce nedenim vardı hala; hepimiz iyiydik, bebek iyiydi; sadece küçüktü işte ve kucağımda değil hastanedeydi. 

Yeni doğum yapmış bir lohusa için bebeksiz bir doğum odasından daha tatsız tek bir şey var; o da sanki apandist ameliyatı olmuş gibi elleri boş eve dönmek. 
Sicim sicim aktı gözyaşlarım... Sanki evde değil rüyadaydım. Zamanı geri almak, seni daha uzun süre karnımda tutmak istedim. Bizi öyle aniden ayırdıkları için herkese, herşeye kızdım. Kendimi suçladım, beceriksizim bir bebeği bile tutamadım dedim. Günlerimi sana kavuşmama az kaldı diye kendimi teselli ederek geçirdim. 


Sen doğalı sekiz gün olmuştu ki, camekanın öbür yakasında içli içli bakıp çılgınlar gibi ağlamama dayanamayan yoğun bakım hemşiresi beni bebeğimle tanıştırdı. 
Üzerimde hastane önlükleri, galoşlar, maskeler giyinip yoğun bakıma, yanına geldim. 
Seni daha tanımıyordum bile, hangi küvezi gösterseler ben onu sevecektim. Hemşire ''bak bu senin bebeğin'' dedi.
Öylece yatıyordun, küçücük bir adam, tam bir buçuk kilo bir can...
İlk buluşmamız, ilk heyecanımız, ilk dokunuş... 
Hafızama kazıdım o halini.
Son nefesime kadar unutmayacağım senin o minik suratını. 
Yanında beş dakika kaldım, dokunabilirmiyim diye izin isterken birden seni çıkarıp kucağıma verdiler. Avucumun içinde kafan, minicik ağzın, cennet gibi kokun... Gözyaşlarım tenine aktı ve o gün ardından tam üç saat hiç durmadan hıçkırarak ağladım. 
Seni daha yeni görebildiğime ağladım, hemşireler seni benden daha çok görüyorlar diye ağladım, yine sensiz eve döndüğüme ağladım, evde sen gel de giy diye bekleyen onlarca zıbına baktım ağladım. 
Günleri saydım, tam bir ay günde iki kez sana camekanın bir köşesinden baktım, kucağımı senin için hep açık tuttum, kimse için edemeyeceğim kadar çok senin için dua ettim. Öyle duygular yaşadım ki; sadece seni değil küvezde yatan tüm bebekleri takip ettim, her gün kaç dakika oksijen desteği aldıklarını, kaç gram aldıklarını ezberledim, hepsini eve getirmek istedim. 

Derken bir gün müjde geldi, doktor ertesi gün taburcu dedi. 
Bir heyecan, bir heyecan...
Ev son kez sensiz bir gece geçirirken, uykusuz, kalp çarpıntısıyla sabahı bekledim. Avuç kadar kıyafetlerini bir çantaya koyup babanla arabaya atlayıp yola çıktık. Sana geliyoruz ve bil bakalım ben arabada ne yapıyorum? 
Ağlıyorum, hem de nasıl...
Mutluluktan mı heyecandan mı saçmalayan hormonlarımdan mı bilmiyorum ki...
Yoğun bakım kapısında seni kucağıma verdikleri andan, evde beşiğine yattığını gördüğüm dakikaya kadar ağladım. 
Ve tabii ki şükrettim, seni bize bağışlayan güce, bir ömür geçse unutamayacağım kokuna yüzlerce kez teşekkür ettim. 

O günden beri "kucağına alıştırma"cılara inat seni göğsümden, koynumdan indirmiyorum. Eminim hep minik kalacak değilsin ama yürümeye başlayınca seni bir daha nasılsa tutamayacağımı biliyorum. Ben kendime göre geç anne oldum, tadını çıkararak en çokta o küvezde bi başına yattığın günlerin acısını çıkararak seni büyütüyorum. 

Annemi anarak, annemi arayarak, annemi daha çok özleyerek ve her zamankinden daha çok severek geçireceğim ilk anneler günüm bugün. 

Son sözüm hayatımda karşıma çıkmış tek doğru adam olan değerli kocama... 
Sen benim ödülümsün. 
Kalbimi titreten bu duyguları yaşamama ve sabah akşam bebeğimizi koklamama neden olan Allahıma sonra da sana teşekkür ediyorum. 
Sevgin, ilgin, tertemiz kalbin ve mucize gibi varlığın olmasaydı ben ne yapardım? 
Seni çok seviyorum, bir ömür sağlıkla ve oğlumuzla nice güzel günler kutlamayı diliyorum. 

Not 1: Ektiğini biçiyor insan, öyle dostlarım var ki benim candan öte. Telefonlarımı inlettiler, beni ağlattılar, ne hastanede ne evde beni bir an olsun bırakmadılar. Evime kap kap yemek taşıyan mı istersin, "valla filancanın oğlu 500 gr doğdu şimdi dana gibi" diye moral veren mi, hastane odasına jet hızıyla pijama gecelik terlik taşıyan mı, süt sağarken biberonu tutan mı, kaşık kaşık muhallebi yediren mi,  beni gündüzleri hastaneye götürüp yürek yüreğe camekandan oğluma dua eden mi, evimin kapısına çiçek ve kurabiyeler bırakan mı, kavanoz kavanoz komposto taşıyan mı...
O kadar zenginim ki...
Binlerce teşekkür tüm candan öte arkadaşlarıma, dostlarıma...
Hele kalbime kazınan iki isim var ki; söylemeden geçemem.
17 Mart oğlum doğdu, iki tane de yeni kardeşim oldu. 
Hande ve Arzu. Sizi iki melek olarak gönderdi bana hayatımızın mimarı. Narkozdan uyandım sizi gördüm, ağladım sizi gördüm, güldüm sizi gördüm...Dilerim iyi günlerde ödeşelim, kalbimin dost köşesi sizin. 

Not 2: Gündüzleri güneş olup yolumu aydınlatan, yağmur damlası olup yanağımı ıslatan, geceleri yıldızlardan bana bakıp göz kırpan meleğim, çığ gibi büyüyen hasretinle her zamankinden daha çok aklımdasın, ruhumdasın, kalbimdesin annecim...












31 Aralık 2015 Perşembe

2016 ya Adım Adım...

Karlı, soğuk bir 31 Aralık sabahı, yine bilanço zamanı.
Su gibi akıp giden bir yılı düşünüyorum bugün. 
İyisiyle, kötüsüyle diyorum ama çok şükür hatıramda hep güzel kalacak 2015. 
Bir çok mutluluk yaşadım, kalbim yerine sığmadı. 
Ne mutlu bana ki gözlerim yollarda kalarak beklediğim haberler aldım. 
Kendime, sağa sola notlar yazdım.

Yapmaya çalıştıklarım, başardığım için kendimle gurur duyduklarım, doğrusunu bilip yapamadıklarım, kendime tavsiyelerim...


Mükemmel olmaya çalışma, iyi ol yeter. 
Ve sevdiğin herşeye, herkese vakit ayır, başta da kendine. 
Dünya üzerinde bir cennet yok, cennetini kendin yarat. 
Sürekli sızlayan vicdanının sesini kıs, müziğin sesini aç. 
Önüne büyük hedefler, kocaman projeler koyma. 
İdeallerine değil, paraya değil, malına değil, kalbine güven. 

İş hayatına kendini gereğinden fazla kaptırma, bir mesain olsun kafanda, koltuğunla yaşlanacağını sanma. 
Sorumluluğu olduğu gibi üstüne alma, paylaş yokuşları, görevleri dağıt, her şeyi kendin taşıyamayacağını artık anla. 

Değiştiremediğin, günlerce konuştuğun o konuyu artık konuşma. 
Zaman aşımına uğra, her çay kahve masasına saatlerce meze yapma. 

Kimseyi ama kimseyi kendin gibi sanma. İyi niyetinden de vuracak seni hayat...
Çok şaşırma, hiçbir şeye sakın çok şaşırma, neler gördü bu gözler, neler duydu kulaklar, hem de daha neler duyacak acaba...

Seni üzen, geren, iten kim varsa etrafında, seni en çok yıprattığı yerde bırak onu, bir daha da yanına alma.  

Seni delirten, hayatını zorlaştıran, çıkmaza girdiğin hangi yol varsa, hislerini o yolda bırak, önüne bak öyle gir yeni yıla. 

Geçmişe kızma, geçmişle uğraşma, bugünkü seni o yarattı, bunu hep hatırla. 

Şükret sağlığına, kendi kendine yürüdüğün, merdiven tırmandığın, güneşi selamladığın her bir sabaha, şükret. Hele annen varsa hayatta, şükrünü, sevincini çarp onla. Varlığı bir lütuf, yokluğu kocaman bir yara. 

Küçükken her yeni yıl sana hediye alan annene illa ki ufak bir hediye al, çiçek al, yeni yıla beraber girmenin mutluluğunu anla. Birinin hala çocuğu olabilmenin tadını çıkar, yaşlandığı, geç anladığı için kızma ona, fazla offf'lama, annesiz kaldığın ilk gün pişman olacaksın nasılsa...

Ne olursa olsun en dertli sensin sanma. 
Hayallerine her daim sımsıkı sarıl, bırakma.
Belki en çok istediğin olur bu yıl.
Belki en çok sen mutlu olacaksın.
Her sene birbirinin aynı işte deyip burun kıvırma, kopma hayallerinden. 
Seni mutlu edecek ne varsa düşünmekten uzaklaşma. 

Zorlama hayatı, senin ittirmenle yürüyen her ilişkiden kurtul. 
Sen aramasan aramayacak olanı arama, senin ısrarlarınla yürüyen her arkadaşlığı, her birlikteliği, lüzumsuz her yükü sırtlama. "Mutlaka görüşelim" lere aldanma, mutlaka görüşeceğinle mutlaka görüşüyorsun zaten. 

Aşırı güvenme kendine, sürekli de "asla" deme artık. 
Paraya pula tapma.
Ne şahsın ne padişah, bir garip kulsun unutma. 

Dünyanın en güzel yolculuğundasın, hayattasın!
Hayat en mükemmel ve en kısa yolculuk, hatırla. 
An meselesiyken aldığın nefes, nefesini daraltanlarla, kalbini karartanlarla uğraşma. 
Her işi yetiştirmeye çalışma, her an evini, kendini, saçını, başını toplama. 
Oluruna bırak, dağılsın biraz da, tüm dileklerini zorlama. 
Yorma bu kadar bünyeyi. 
Ne güzel demiş Şems: Olduğu kadar, olmadığı kader...

Ve yardım istemekten utanma. 
En yakınından iste, eşinden iste, ailenden iste, arkadaşından iste. 
Seni dinleyecek ve sana yardım edecek biri illa var etrafında. 

Aman kimseyi yargılama, ayıplama. 
Tam eleştirdiğin yerden sınanacaksın, muhtemelen de sınıfta kalacaksın, bunu tut aklında. 

Bir de aşık ol. Kim olursan ol, kaç yaşında olursan ol, aşık ol. 
Her işini aşkla yap, daha çok gül, kıpır kıpır ol, heyecanın iki kilometre öteden görünsün,utanma. 
Bu dünyayı aşk kurtaracak, yaz bir kenara. 

Zaten aşıksan, daha çok sev, daha çok öp, daha çok özür dile. 
İnciler dökülmüyormuş, aşkınla hiç bir kavganı uzatma, hiç bir sabaha küs uyanma. 

Belki bir meyve verirsin bu yıl. 
Minicik, masum, canından kıymetli altın bir meyve. 
Belki bambaşka, üç kişilik, sımsıkı tutunacağın, seni de büyütecek bir hayat başlar.
İnanamadığın bir güç, ufacık tekmeleriyle iletişim kurar dünyayla. 
Sabırsızlıkla, heyecanla sayarsın her bir günü, umutla. 
Kavuşacağın, ilk iş onu öpeceğin, koklayacağın gün belki bu yıldır. 
Mucizeler yıldız gibi parlatır evini belki. 
Belli mi olur?
Sen iste olur, imkansız kelimesinin üzerini karala, sadece iste, zaman alır ama illa ki olur. 

Yeni, yepyeni bir yıl başlıyor, sağlıkla, huzurla, mutlulukla... 
2016 uğur getirsin istiyorum, iki kişilik çekirdek ailem büyüsün evim bebek koksun istiyorum, sağlığım ve sevdiğim herkesin sağlığı yerinde olsun, böylece hayat bayram olsun istiyorum. 
Sağlık benim en kıymetlimi aldı hayatımdan, bir daha da hep bir farklı döndü dünya. 
O günden beri ne para ne pul ne mal ne mülk... 
Tek gerçek; şükür duygusu. 
Tek gerçek; kalbindeki inanç, tek gerçek; maneviyat. 
Sevdiklerimi sığdırdığım bana özel dünyamda, sadece sağlığımızı bize bağışla Allahım.

Ve göklerden bizi izleyen tüm yıldızlar, sessiz tüm melekler dualarını bizden esirgemesinler. Aklımızda, kalbimizde yaşamaya ve gülümsemeye devam etsinler. 

Not: Ne yılbaşı, ne kar telaşı... Küt küt atıyor kalbim, kıpır kıpır içim, kıpır kıpır...:)