13 Temmuz 2015 Pazartesi

Kadir Gecesi



Yeryüzünün efendisinin "yok mu benden bir şey dileyen" diye dua edenlere daha da yaklaştığı bir gece...
Hem de tüm insanlar için, tüm insanlık için...
İyi niyetin, temiz kalbin, duanın ve istemenin dininin olmayacağını bildik hep. 
İnsan her dilde insan, her dinde insan. İngilizcesi, yunancası, arapçası olmaz kalbin.
Dua her dilde ulaşır yaradana.

Hayatım boyunca annemin çok şanslı, çok kısmetli olduğunu düşündüğü insanlar için "kadir gecesi doğmuş herhalde" dediğini hatırlarım. 

Dağları, taşları, böcekleri, kuşları, minicik bir noktayken bizi yaratan güç, umutsuz, inançsız ve mutsuz yaşayanları sevmez. 

Tüm dertlerin ardında saklı mucizeler var, karanlıkların ardında ışık var, ses var, görüntü var, iyilik var, aşk var, marifet görebilmekte...

İşte böyle günler, böyle geceler bu ışığın bizlere daha çok sokulduğu, daha parlak yansıdığı günler. 

Ne var ne yok diye öylesine telefonda konuştuğum canımın içi bir kız arkadaşım aniden ağlamaya başladı bugün. 
Taa uzaktan da olsa gözyaşını silmek istedim. "Bugün kandil, daha çok iste, daha çok dua et" dedim.

Bir şeyler yolunda gitmiyormuş, istediği olmuyor, hayat bu ara çokça zorluyormuş... Hepimize olan şey bu, ama o kadar iyi bir insan ki, o kadar pamuk prenses bir kız ki, onun dileklerinin olmama ihtimali yok, inanıyorum.
Sadece planlarında ufak bir zamanlama hatası olmuş, olabilir, eminim onun hayrına sonuçlanacak. 

Herkesin hayatı böyle değil mi zaten? Biz hep şeytanı güldüren planlar yaparak yaşamaya devam ediyor, olmadığında da hayal kırıklığı içerisinde yaşıyoruz. 

Olmuyorsa var bir sebebi. Kesin var.
Hayrını görmeye çalışmak lazım, kendini eğitmek, ehlileştirmek lazım. 
Allah herşeyi iyilik için yapar. 
Aksi mümkün mü?

Ne olursa olsun istemekten, çok istemekten, dilemekten vazgeçmemeli insan. 
Bir duan varsa bir duyan da var ne güzel bir söz. 

Kalbinde merhamet barındıran, dünyaya gülerek bakan herkesin dilekleri eninde sonunda gerçekleşiyor. 
İçi içini yiyerek hep bardağın boş tarafını gören, haset, ara bozucu, kem gözlü, taş kalpli kimseninde yolu düz olmaz, olmayacak. 
Hayat ona hep yokuş, hep...

Tek çıkar yol bu, iyi insan olmak. 
İyi olmayı öğrenmek, iyi insan yetiştirmek, iyilik yapmayı hayat felsefesi edinmek, daha ne kadar iyi olabilirim diye sınırlarını zorlamak. 

O zaman ardına kadar açılacak tüm kapılar. 
Ben böyle inanıyorum. Oluyor da. 
Karanlıkların ardından yeni umutlar doğuyor. Kendi hayatımı izlerken buluyorum kendimi.
Dibe vurduğumu düşündüğüm her an yeni doğan güneş evime doğdu, içimi ısıttı, gözümü aldı.

Diliyorum, hep ama hep güzel şeyler için dua ediyorum. Bir an bile olsa umutsuzluğa yer vermiyorum. Olumsuz diye adlandırdığım bir konu bile hayırlara vesile oluyor. 
Kalbimi büyütmek benim derdim. 
Ne kadar büyütürsem o kadar çok sevdiğim sığacak içine. 

Yine yeniden kendi dilimde dualar edeceğim, kadir gecesi herkesi duyan Allah'a bana ve sevdiklerime sağlık ve hastane yollarından uzak bir ömür vermesini dileyeceğim. 

Çıkacağım tüm yolların dikensiz, engelsiz ve su gibi akan yollar olmasını dileyeceğim. 

Dileyeceğim de dileyeceğim işte. 

Siz de dileyin. 
Sen de dile. 
Hepsi kabul olsun. 

Hayırlı kandiller olsun...



21 Haziran 2015 Pazar

En Baba Adamlar

"Adam" dediğinde gözünde canlanan ilk insan

Gözyaşlarında, tüm hayat çizgilerinde, seçtiğin tüm yollarda, dilinde, ruhunda, yüzünde kendinden bir parça gördüğün adam. 

Annenin elele gezdiği, bir yastıkta hayatı paylaştığı, aşık olduğu adam. 

En yakının, ilk arkadaşın, ihtiyarlanan delikanlın, sorun çözenin, dert dinleyenin, akıl verenin, bazen de uzun, sessiz, derin bakanın.

Baba olmak için kocaman bir kalp, cesur bir yürek gerekirmiş. 
Çünkü bu çocukların istekleri, dertleri, tasaları, meşguliyetleri, sözleri bitmezmiş. 

Her kız ilk babasına vurulurmuş, kapı kapı gezer, babasına en benzeyen durakta soluklanmak istermiş, şikayet ettiği ne kadar huyu varsa onlara alışır, onun gölgesini ararmış.

Her erkek ilk babasına tutulurmuş, onun gibi güçlü, onun gibi kahraman olmak ister, sonra da onu ne kadar sevse de hayatı boyunca babasıyla kapışır, onu kopyalar, istemeden yarışırmış. 

Her evlat aslında babasını çok severmiş. Ve her baba 9 ay ve bir ömür kalbinde büyütürmüş sevgisini. 

Gölgesinde soluklandığın, sessizliğiyle konuşan, her daim ayakta, dimdik duran adam.

Baban...

Hayatında seni tatile ilk götüren, ilk kez denize sokan, bir ömür sırtında taşıyan, yüzlerce resmini çeken, ilk arkadaşın.

Baban...

Yokluğu bir dert, varlığı sihirli bir armağan. 
"Baba" bir sofra düzeni, bir yaşam biçimi, bir anlayış, ailenin dengesi, evin en gür sesi, her konunun "son kararı". 
O gidince devrilirmiş ulu çınarlar, çökermiş üstüne tüm duvarlar. Sessizleşirmiş ardından baka kalan tüm çocuklar. 

"Sizin hiç babanız öldü mü? 
Benim bir kere öldü kör oldum 
Yıkadılar aldılar götürdüler 
Babamdan ummazdım bunu kör oldum." 

Der Cemal Süreya. 


Babasını kaybeden herkesin tüyleri diken diken olur, gözleri dolar, boğazında bir yumru... Kiminin hasreti, kiminin özlemi, kiminin tek eksiği "baba". Fena, çok fena.

Babası hayatta olanlar bir kez daha "çok şükür" eder bugün. 
Varlığına, sağlığına, aklına, nefesine, yaşına çok şükür eder, yakınına sokulur. 

Hele hele geriye kalan tek oysa...

Babalar, iyi ki varlar...

Tüm "baba" adamların günü olsun bugün, çoktan baba olanların, olmak için can atanların...

Not: Bir bebek doğar, cesur bir yürekte çiçek açar, bebekle beraber bir "baba" doğar. Umuyorum yeni, yepyeni babalar doğacak önümüzdeki günlerde��

10 Haziran 2015 Çarşamba

Eğitim Şart

Hafta sonu yayınlanan Ayşe Arman röportajı baya ses getirdi.Taze fikirli ve mantıklı bir eğitim bilimci olan Özgür Bolat’la çocuklara nasıl yaklaşmalıyız temalı bir sohbet okuduk.

Küçük çocuğu olan aileler, bilinçli çocuk büyütmek isteyen ve kendini geliştirmek isteyen veliler ve bir sürü öğretmen arkadaşım bu söyleşiyi okumuş, facebook sayfalarında da paylaşmış.

Bende bayılarak okudum, her bir satırına da yürekten katıldım.

Önce kulağa biraz katı geliyor söyledikleri…

‘’Aferin, çizdiğin resmi beğendim’’ demeyin…

‘’Sen yemek yemezsen ben üzülürüm’’ demeyin…

‘’Başarılı oğlum benim, güzel kızım benim, aferin benim prensesim’’ vs demeyin…

Kısaca çocuğunuzu gaza getirmeyin diyor.

Gaza gelen çocuk duvara da toslayabilir, çok başarılı da olabilir.

Ama her çok başarılı insan çok mutlu insan mıdır?

İşte bütün mesele bu…

Bana hep ‘’çocuğun olsun göreceğiz seni de’’ diyenler var. Doğru, hatta amin ne diyim

Ama zaten bende ‘’en iyi eğitimci benim dolayısıyla en iyi anne de ben olacağım’’ demiyorum.

Sadece gözlemliyorum, hangi tip aileler başarılı ve mutlu oluyor hangi aileler saçını başını yolmaya devam ediyor, onu inceliyorum.

Bu arada Özgür Bey’in de bir çocuğu yok ama çok mantıklı bir yanıtı var bu çıkışa:

‘’Çocuğum yok ama ben de çocuk oldum!’’

Etrafım çocuk dolu, hem öğretmen olduğum için, hem etrafımda ki en yakın arkadaşlarım öğretmen olduğu için her ne kadar ‘’okul hakkında konuşmuyoruz arkadaşlar hava güzel hadi ne yiyoruz’’ desek te belirli bir dakikadan sonra herkes ya kendi çocuğunu ya da okulda gözlemlediklerini anlatmaya başlıyor.

Bence aydınlanma yerine aydınlanamama yaşanıyor büyük bir kesimde, o net.

Eskiden öğrenciler yarışırdı, şimdi veliler…

Eskiden bir hobisi olsun istenirdi, şimdi ömrü hobiyle dolsun…

Hem el becerisi olsun, hem enstrüman çalsın, hem spor yapsın, hem sağlıklı beslensin, hem güzel uyusun, hem 3 yabancı dil konuşsun, hem esprili, hem zeki hem duygusal olsun.

Bir de mutlu olsun tabii, o da var…

Biz milletçe çok korumacı bir yapıya sahip olduğumuz için daha ana rahmine düşen bebeği yavrum diye pamuklara sarıyoruz ve üzerine toz bile gelmesin istiyoruz.

Bir kere hepsi zaten ya prens ya prenses…

Normal bebek doğuran yok.

Düşünün ben daha doğmamış yavrumun tacını koluma dövme yaptırdım, kararlıyım bende mutlaka prens ya da prenses doğuracağım:)))

Çünkü bizler de kral ve kraliçeyiz.

Hem sistemi, hem geldiğimiz noktayı hem de kendimi eleştiriyorum tabii ki.

Her Avrupa seyahatimde etrafta gezen pusetlileri, bebeklileri ya da çocukları incelerim.

Küçücük çocuklar, bir büyük abisinin elinden tutup (abi dediğim 2 yaş büyük) karşıdan karşıya geçiyorlar, bebekler bile kendi kendilerini oyalıyorlar. Aç olan yiyor, yemeyen yemiyor.

Kimse zayıflıktan ya da açlıktan ölmüyor. Yerde emeklemek serbest.

Bizim pusetlerin içinde yatan minikler lahana bebek gibi giydirilmiş ve aman ağlamasın, düşmesin, üşümesin, sinek konmasın, korna çalmasın, ışık yanmasın, kimse bağırmasın, güneş gelmesin, rüzgâr esmesin…

Ama hayat bu kadar kusursuz ve mükemmel değil ki, her an konfor olamaz ki…

O kadar aileye bağımlı büyüyor ki çocuklar, 10 yaşında hala ayakkabısını eğilip bağlayamayanlar var, ya da bağlamayanlar diyelim.

Anne ortada yoksa yemeğini yiyemeyen…

Ailesini çok özlediği ve ağladığı için okuldan geri alınan…

Oyuncağını paylaştığı için sinir krizi geçiren…

(Özgür Bey çocuğun oyuncağını paylaşmama hakkı var diyor, çünkü biz de her eşyamızı paylaşmaktan hoşlanmazmışız ama ben oyun anında ortaya konulan her şeyin ortak kullanıma açık olduğunu düşünüyorum, o yüzden öğretmenler odasında masasısın altında minik bir buzdolabıyla yaşayan tek insanım, ama her isteyen dolabıma eşyasını koyabilir, var olan mevcut yiyecek içeceklerimden de alabilir, afiyet olsun)

Çocuklara geri gelecek olursak;

Hepsinden boyundan büyük beceriler bekleniyor…

Misal; bir maket yarışması.

Çocuk 1 metre, getirdiği 3 boyutlu maket 1,5 metre.

Şimdi bunu kendi mi yaptı?

Yoksa mahallede ki İsmet Usta’mı? Ama işin ucunda ödül var,birinci olmak var, Ipad var, vs … Sanki evlerinde ipad yok gibi en büyük maketi getirmek için çocuk kendini, anneler babaları, babalar kendini paralıyor. Neden? Çünkü yeni sistem bunu emrediyor.

Yeni yetiştirme tarzlarından biri de her şey için çocuklara ‘’teşekkür etmek’. Neden çözemiyorum?

Kendi yaş gurubuna göre gayet normal olan şeyleri yapıyor ve karşılığında annesi, öğretmeni herkes teşekkür ediyor.

Merdivenin pervazını tutar mısın? Tuttu, teşekkür ederim.

Ödevini getirdin mi? Getirdi, teşekkür ederim.

Banyo yapman gerekiyor. Yaptı, teşekkür ederim.

Bu çocuk sınıfa gelince tarihi söylemek için parmağını kaldırsa öğretmenden onay ve teşekkür bekliyor. Etmezsen de bozulur, kıyamıyorsun da, gönlünü alacaksın.

Her anne önce kendi çocuğunu ezberlemeli değil mi? Ama görmek istediği gibi değil, olduğu gibi.

Kabul et arkadaşım, çocuk senin, defosu da var, övgüsü de var bunun.

Sürpriz yumurta gibi bir şey, ne çıkacağını bilemiyorsun sadece sağlıklı olmasını diliyorsun.

Müthiş hareketli, düzen bozan, düz duvara tırmanan çocuğu var mesela; ‘’ona sevgiyle yaklaşın’’ diyor anne.

Henüz çevremde hiçbir öğretmenin zaten tersi bir duyguyla çocuğa yaklaştığını görmedim.

Çocuk sevmeyen bu işi bıraksın zaten. Ama hepsini de bir annenin sevdiği kadar çok ve sınırsız sevemezsin ki. Sınıf kuralları var, toplum kuralları var, aidiyet duygusu var,arkadaşına saygı, büyüğüne sevgi, güven, inanç var, bunları da öğretmek lazım.

‘’Benim çocuğum yapmaz’’cılar var bir de… Neden yapmaz? İnsan değil mi? Her insan gibi hata yapamaz mı? Bunu kabul edip, olumsuz davranışı düzeltmesine yardım olmak varken, reddetmek niye?

Aileye bağımlı çocuklar yetişiyor hala 21. Yüzyılda.

Bu uç bir örnek kabul ama liseye geçene kadar her gün bıkmadan usanmadan çocuğunu okula kendi eliyle getirip bahçede çıkış zilini bekleyen anne babalar gördüm. Neymiş, geç anne olmuş, çok kıymetliymiş. Çocuğun psikolojisini düşünebiliyor musunuz? Kendini pırlanta zannediyor, hayatı da cam fanus. Her teneffüste, her başı sıkıştığında arkasında anne baba hazır. Ağlayamıyor bile, anne elde mendil hazır beklemede…

Aynı çocuk liseye geçince her öğrenci gibi bir kere kopya çekti, aman Allah’ım, anne baba perişan, zannedersin çocuküniversite sınav sorularını çalıp sattı.

Şahsen ben kendi kendine bir tehlikeye kalkıştığı için ve cesaretinden ötürü memnun oldum ama tabii öğrenciye ‘’çok mutluyum kopya çektiğin için, helal olsun’’ demez hiçbir öğretmen o ayrı.

 

 

 

Öğretmeni bağırmış, arkadaşıyla kavga etmiş ya da sınavdan düşük not almış…  Sonuç: Üzülmüş!

‘’Üzülsün’’ diyor eğitim bilimcimiz.

Kavgasını da kendi çözsün, öğretmeniyle de kendisi uzlaşsın, notunu ne yapacağına da kendisi karar versin. Üzülsün ki sevinmenin, ağlasın ki gülmenin kıymetini bilsin. Hayatın gerçeklerini üniversiteden mezun olunca ve para kazanmaya başlayınca anlamanın bir lüzumu yok artık.

Ağaç yaşken eğilir belki de en güzel atasözü.

Özgür Bey’e gelecek olursak, Türkiye 56. olduğunda babası ‘’canın sağ olsun’’ demiş.

Bu arada kendisi rüyalara konu olan okullardan mezun; Boğaziçi, Harvard ve Cambridge…

Üçünü yan yana yazarken bile heyecanlandım, o nasıl karşıladı acaba kendi başarılarını?

Babası sebebi olmuş onca hırsının…

Görüntüde baba başarılı olmuş, hedefine ulaşmış ancak buderece başarılı okullarda okuduğu için onu ittiren babasına çok hak verdiği söylenemez.

Çünkü en depresif ve başarı takıntılı insanların Harvard’da okuduğunu ve yine hayatta hiç bir şeyin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını söylüyor. Ne kadar doğru…

O yüzden yazıyı ilgiyle okudum, keyifle okudum, acaba ben nasıl bir ebeveyn olurum diye düşüncelerle okudum.

Bilmiyorum, nasip olursa görürüz, yine yazarım uzun uzun, fikir sorarım, öğrenirim, deneyimlerim.

Bu yazı tamamen genel bir yazıdır, okudum, esinlendim ben de paylaşmak istedim.

Etrafımda çocuğunu ideal bir şekilde yetiştirdiğini gördüğüm nice arkadaşım ve tanıdık velim de var.

Bilinçli anne babalar çoğalıyor.

Ne mutlu tabii…

Darısı başıma:))))

Saygılar efendim…

 

Not: Evet yeni nesil çocuklar bir hoş, veliler ayrı hoş…

Ama yeni eğitim sistemi ve okul ücretleri de ayrıca çok hoş, onu da farkındayız…

Allah tüm çocuk okutan ailelere hayırlı işler bol kazançlar ve sağlık versin, çocuklarının mutluluklarını paylaşmayı, üzüntülerini çözmek için de onlara yol gösterebilmeyi nasip etsin.

 

 

 

10 Mayıs 2015 Pazar

Gün Anneler Günü

Gün var bammm diye vurur. 
Gün o gün...
Anneler Günü.

Sensiz, soluk, renksiz, sessiz, bulutlu, gri bir gün...
Beyaz değil, nasıl olsun ki? 
Sen yoksun. 
Siyah hiç değil, bıraktığın onca anı varken, beraber geçirdiğimiz güzel günlere ayıp olur bugüne siyah demek. 
Gri işte, bulanık, sevimsiz, asık suratlı bir gün. 

Kucağına son anneler gününde bıraktığım çiçekler geldi aklıma.
Bakıp tebessüm ettin, gülümsedin, o kadar... Kare kare sahneler, hiç gözümden gitmeyenler...
Şimdi, veremediğin her tepki, söyleyemediğin her söz, dilinde birikip bana ulaşamayanlar yanıbaşımda. 
Benim anne olmama yetişemeyeceğini düşündüğünden sanırım; bana birkaç yıl önce anneler gününde aldığın çiçek ve bıraktığın nota bakıyorum günlerdir:  
"Sevgili anne adayı Lulu'm, seni çok seviyorum" yazmışsın üstüne. 
Çok şaşırmış ve üzülmüştüm aslında, ne lüzumsuz bir çiçek bu diyip sinirlenmiştim hatta. 
"Anne olduğumda alırsın" diye de söylenmiştim...
Ama haklıymışsın, her zaman ki gibi. Beraber son anneler günlerimizden biriymiş, bilememişim...

Bu kadar kalbime dokunan anılar bırakmak... Ah canım annem benim. 
İnsanı delen en derin duygu; özlem kaldı geriye. 
Bugünün puslu geçeceği aşikardı. Ama daha kötü geçer diye tahmin etmiştim. Çünkü insan yarası kanarken en büyük acı kendininki sanar. 
Ağlar, bencil olur, doğa kanunu bu. 
Hiç kimsenin acısı da terazide tartılmaz, büyük acı küçük acı diye...
3 yaşında çocuk eli kırıldığında ne acı çekiyorsa, 30 yaşında sevdiğini kaybeden de aynı acıyı çeker; ikisi de avaz avaz ağlar işte...

Ama bugün annesizliğime üzülemiyorum, çünkü içi dışı kan ağlayan başka bir annede kaldı aklım. 

Mine...
Hatırlayanlar olacaktır Mine ve Cihan ikilisini. 
Doğduğunda doktorun kestiği anne ve bebeği bağlayan kordonu onlar ileriki yaşlarda tekrar bağlamak durumunda kalmışlardı. 
Bu bir seçim değil, kaderdi. 
Kulun kadere hükmü geçmez demişler.
Başa gelen çekildi, elele, sırtsırta mücadele veren ana-oğul birbirlerine iyice kenetlendi. Hastane odasında günler geceleri, aylar yılları, hayat Mine ve Cihan'ı kovalar oldu. Karanlık saatleri umut aydınlattı, sadece umut. 
Senin için ölürüm diyen anneye cevabı, sadece senin için direniyorum diyen oğlu verdi. 
Ve 10 gün evvel olan oldu, günler tutuştu, geceler yandı, dünya durdu...

 “Allah ölüm acısını dağlara vermiş, taşıyamayıp yıkılmış. Nehirlere vermiş, ağlamaktan kurumuş. Rüzgarlara vermiş, esmiş esmiş tükenmiş. En sonunda hepsi dile gelerek, "Al bu acıyı, dayanamıyoruz.” diye Allah'a yalvarmışlar. Allah ölüm acısını onlardan almış, biz insanlara vermiş. İnsanoğlu arsızmış. Çabuk unuturmuş, çabuk alışırmış. Dağları yıkan, nehirleri kurutan, rüzgarları tüketen ölüm acısı insanı tüketmemiş. İnsan acının ilk haliyle kavrulmuş, kavrulmuş, ama zamanla alışmış.“ 

...

"İyi ki onu tanımışım, onu iyi ki ben doğurmuşum, o Allah'ın bana verdiği bir hediyeydi" diye ağlayan iki mavi göz ve inim inim inleyen bir anne kaldı geriye...
Şimdi otur da annem yok diye ağla. 
İkisini de yakınen tanımasam belki ah vah deyip unutacağım bir olay olurdu ancak bugün aklım Mine'nin yangın yerine dönen kalbinde.
Tek tesellim yine yeniden acılarından kurtulan birinin huzurlu bir yolculukta hakettiği tüm güzellikleri kat kat yaşıyor olduğuna inanmam...
Ama bu ancak beni teselli eder.
Canım arkadaşım, güzel Mine'm;
Sen gördüğüm en fedakar, en koca yürekli, en ıslak gözlü anneydin, hala öylesin. 
Bil ki oğlun seninle hep mutlu oldu, gurur duydu, duyacak ta...
Dua en güzel ilaçtır, bir duamız varsa bir duyanımız da vardır elbet...
Bol bol edelim, göklerden bizi seyreden sevdiklerimiz için...
Senin acını hafifletecek tek bir söz, tek bir yol yok. 
Kimse derdine bir söz bulamaz, çare olamaz, senden başka...
Seni düşündükçe daralan yüreğimden daha ne satırlar düşer bilsen... Ama yazmayacağım, çünkü daha fazla ağlamanı istemiyor, sana kıyamıyorum. 
Cihan'ı anmadığın tek bir gün bile geçmeyecek ama zaman (şu an inanmasan da) acılarını dindirecek. 
Dileğim; hayat seni bundan sonra güldürsün, hayalini kurduğun tüm güzellikleri yine kendinde, öbür oğlunda yaşa, artık ailece gözyaşı dökmeyeceğiniz sağlıklı günleriniz olsun. 

Hayat işte, geçici ayrılıklar diyarı...
Evladını henüz göklere uğurlamış bir anneye söylenir mi bilmem ama sonsuza dek Cihan'ın annesi olarak kalacağın ve aslan gibi bir adamın daha annesi olduğun için anneler günün kutlu olsun. 
Güzel günlerde gelecek, aynı Cihan'a söz verdiğin gibi, sen yeter ki "artık ağlama" Minecim...


Not: Göbekli, dört güzel anne adayı var hayatımda, dördünün de bebeklerini sağlıkla kucaklamalarını diliyorum.  Allah arkadaşlarımın yardımcısı olsun. Hadi artık Ayşe, Hande, Natali ve Yağmur; bir avazda diyorum ve göbüşlerinizden öpüyorum. 




13 Nisan 2015 Pazartesi

Alaçatı


Bu resimden 15 dk sonra boş masa kalmadı:)
Her geçen gün kalabalıklaşan şehre ve kendine kul köle eden İstanbul trafiğine inat…
Hayat yorduğunda…
Aklın dolduğunda…
Ruhun donduğunda…
Biraz ısınmak için,

Alaçatı Köy Pazarı
Kendine format atmak ve yeni haftaya taptaze, enerjik bir şekilde başlamak için yapılabilecek en güzel şey bir hafta sonu kaçamağı olabilir mi acaba ?
Olabilir.

Bahar'da bahçede kahvaltı keyfi
Yazın hıncahınç dolan yerleri gezmek ve daha sakin olan bir dönemde keyif yapmak için en güzel mevsim koşulsuz şartsız bir bahar ayı, ilkbahar ya da sonbahar…
Bir sabah ansızın seni almaya gelen ve araba kullanmaya bayılan bir yol arkadaşın varsa hele…
Bu tatil tadından yenmez diyorum:)
Taa ilkokul günlerimden başlayan hikayelerim, 7 saat boyunca susmayan çenem, direksiyonda sağlam bir sabır taşı ve Günaydın Alaçatı.
Uzak diyarlardan gelen masal evler gibi görünen taş konaklar,
Sakız kokulu tatlı bir rüzgâr,
Alaçatı Port'ta cennet evler
Labirent olmuş minicik sokaklarda klipteymişsin gibi bir zaman dilimi,
Alaçatı köy merkezinin coşkusuna iki dakika uzaklıkta, rüya mı gerçek mi karar veremediğin, Rum mimarisi olan konakta, dantel cibinlikli, şömineli ve mavi cumbalı mükemmel bir oda.
Havuz başında, yeşillikler içinde avluda ev yapımı reçellerle ve köy ekmeğiyle yapılan, hiç bitmesin istediğin köy kahvaltısı. 
Sıradan bir hafta sonu için isteyebileceğinin çok ötesinde bir ‘’günaydın’’ oldu bu. 
Bu otel için bir sıfat bul deseler; ultra romantik derdim herhalde. "Kap sevgilini vakit kaybetme düş yola" da derdim. Hatta "yine gidebilir miyiz lütfen" de derdim. Ben susmam, derim işte :)))

Hacı Memiş'te bir yorgunluk kahvesi...
(10 numara 5 yıldız büyülü bir konak)
www.alacatizeytinotel.com
Ve otelin tam yan sokağından başlayan, o deli dolu Hacı Memiş sokağına kadar uzanan köy pazarı.
Gel geell diye bağıran kimse yok, tişörtünün üzerine ve kafasına iç çamaşırı geçiren esnaf yok, gürültü yok, adam satabileceği nesi varsa koymuş meydana, eliyle çağırmasada sen bütün tezgahlara uğruyorsun zaten. Yavaş yavaş, sindire sindire bakıyorsun etrafına. 
Doğa ve modernlik içiçe işte.
Bir sokak ötede istediğin şarabı bulabileceğin, Nisan ayında bile dolu, İzmirlilerin hafta sonu akın ettiği modern kafeler, bir sokak paralelde de zeytinyağlı meze cennetine dönüşen bütün otları satan bir amca...  

Mavi cumbalı muhteşem taş konak: Zeytin Otel
O kadar incecik nasıl sarıldığını hiç anlayamadığım sarmalar, mercimek köfteleri ve gözlemelerin satıldığı, tüm meyve ve sebzelerin, kılık kıyafetlerin, takı tokaların doldurduğu tezgâhlarda sağa sola baka baka kaybolduğun tipik bir köy pazarı.
Sabah İstanbul’da uyandığını hatırlayamayacak kadar seni içine alıyor bu tatlı diyar.
Tüm sokaklar ay keşke bu dükkan benim olsa dedirten minik sanat atölyeleriyle dolu; retro objeler, eskitilmiş ahşaplar, eve götürmek istediğin tasarım mobilyalar, cam atölyeleri, antikacılar...
Yaz kış açık olan ve her daim taze balık bulunan mavi tahta sandalye ve mavi beyaz kareli masa örtülüriyle donatılmış fasıllı balıkçılar...
Damla sakızı kokusu taa köşeden duyulan ve herkesin illa ki uğradığı İmren Pastanesi...
Cumartesi saat 17.00...
Bahar ayı için sıcacık bir liman, müthiş bir B planısın sevgili Alaçatı. 

Ama ben hiç dönmek istemiyorum kiiiii
Hani her tatile  gittiğinde, orayı önce çok seversin hemen 10 dakika içinde de oraya yerleşme kararı alırsın ya… Ama gerçekten arnavut kaldırımlı sokaklar ve lavanta kokan ağaçlar ‘’gel ev al bir tane buradan, hayatının geri kalanında hiç trafikte vakit kaybetme, kalabalık dünyandan, bitmeyen mecburi aktivitelerinden arın, tüm meşgalelerini bir elekte salla, aslolanlar kalsın gerisine el salla, bu köy pazarından aldıklarınla beslen, canın şehir çektiğinde şu kafede otur,iç bir kadeh şarabını, buranın yerlisi olmaya alıştıysan da köy kahvesinde bir çay iç kendine gel, bırak karma karışık şehir hayatını, kırmızı ışıkta beklemekten vazgeç, gerçekten organik beslen, her sabah bir kaşık balı köy ekmeğine sür’’ filan diyor… Valla iç sesim bunları diyor. Herkesin ağzında bir gün Ege’ye yerleşme hayali, hayatını basitleştirme, daha ‘’yavaş’’ yaşama arzusu vardır ya, işte ben bu hayalim lafta kalmasın istiyorum. 
Bir gün gerçekten cebimde bir ege anahtarıyla minicik cumbalı bir evde yaşamak istiyorum.
Şimdi iş başı tabii, bedenimiz burada ama sormayın hiç ruhumuz nerede... 
Kendileri arabaya binmek istemediler, ıslak gözlerle bize el salladılar, biz gelmiyoruz dediler. 
Peki, biz gitmek zorundayız, okulumuz bizi bekler dedik, ruhumuzu Alaçatı'da bıraktık ve canım yol arkadaşımla beraber tarihimize bir çentik daha atarak yine yollara düştük...
 
 








5 Mart 2015 Perşembe

İyi ki doğmuş Grasiela

Herkesin bir ablası olabilir, ama herkesin bir Grasiela'sı olamaz. Onu yakından tanıyanlar, onunla yaşayanlar hayatta ağlarken bile gülecek çok şey bulan insanlardır. Kısaca şanslı insanlardır.

Tavan yapmış enerjinle ve durum komedisi hallerinle
''Sen 40 yılda bir gibisin'' diyor, senin için yazdığım naçizane yazımı huzurlarına sunuyorum:))


Dile kolay 40 yıl.
Bir kahvenin bile hatırı olan 40 yıl.
Bir dönemdir çekmecelerden akan resimler sayesinde hayatını mercek altına aldım sevgili Gres ve gördüklerime inanamıyorum. 
Tamam doğum günün, çok güzel şeyler yazmak lazım, yazacağım da ama o resimler….
Devir çekmece karıştırma devri ya…
Anılarla çoğalma, yürekleri dağlama, biraz gülme, biraz ağlama devri ya…
Neler çıkıyor karşıma bir bilsen…
Güler misin ağlar mısın?
6 Mart 1975… Soğuk bir kış günü, sancılanamayan bir anne ve sezeryanla dünyaya gözlerini açan ‘’ortanca çocuk’’.
Neşeli, güler yüzlü ve kapı gıcırtısına dans eden bir kız çocuğu. 
O devirde bir "yetenek sizsiniz" olsa, 8 yaşındayken abisinin 13 yaş barmitzva töreninde attığı göbekle birinciliğe oynayacak bir fırlama. 
Anlayacağınız hayat enerjisi çok yüksek, taa ki bir bebek daha olana ve kendisi tamamen ‘’arada’’ kalana kadar. 
Ortancaların kaderidir bu, hayatları boyunca arada kalırlar. 
Çünkü doğum sırasına göre de arada bir anda çıkmışlardır. 
‘’Hmmm Gres, kalk abin otursun, o senin büyüğün!’’
‘’Gres, kardeşinin saçlarını tara, yanına al, ilgilen biraz, yazıktır.’’
‘’Gres, abinin eşyalarını karıştırma, kızıyor.’’
‘’Gres, Lili’ye İngilizce çalıştır, hadi kızım.’’
Ayyy kıyamammm:)))
4 gün daha sabretsem tam aynı gün kutlamak zorunda kalacağın doğum gününe bile göz dikmişimdir. Sana son dakika kıyağı geçtim biraz evvel doğdum ama bu her sene benimle pasta üflemene engel olamadı:)
Evde ne kadar masaya doğru eğilip pasta üflediğin resim varsa; hepsinde ben de varım:)))
Bende illa uzanmaya çalışıyorum, kiminde ağlayarak görüntü kirliliği yapıyorum, kiminde kucağınıza çıkarak rahatsızlık vermek suretiyle bir demet maydanoz görevi görüyorum. 
Gülmekten ölebilirim bu resimleri incelerken.
Buraya hepsini koyup seni ve tüm sevdiklerimizi şoka sokmak istemiyorum ama sen 40 yılda bir insanın başına gelemeyeceği kadar büyük bir evrim geçirdiğini bilmem farkında mısın?
Gerçekten her sene yine yeniden ‘’iyi ki doğmuşsun’’.
Küçükken kıvrılmaya başlayan ve şuursuzca kabaran saçların biraz büyümeye başladığında alnında bir yün kümesine dönüşmüş. 
Bildiğin eski model futbolcular gibi olmuşsun bir dönem…
Bir doğum gününde zayıf, öbüründe şişman, iki ters bir düz şeklinde geçmiş 40 yılın.
Birinde sarışın, birinde kızıl, birinde kumral, birinde saçın kısa, birinde uzun birinde biçimli birinde biçimsiz, birinde gözlerinde mavi lens, birinde hafif şehla… 
Çok ama çok enteresan bir 40 yıl.
Ve neden bilmem; kendine 13 yaşlarındayken hep saten gömlekler seçmişsin:)) 
Sanırım dönemin modası o zaman.
Evet buraya kadar yüzün biraz güldüyse oh ne ala.
Şimdi seninle ilgili bir şeyler daha yazma vakti.
Hadi devam...
Mart ayında doğan herkes gibi o da bir balık burcu. Ama farklı bir balık:)
Dışardan son derece güçlü duran, yüksek sesle yaşayan, dominant…
Ama aslı o değil. 
O paketi, ama içi bambaşka onun. 
O bir hayalperest; gece yattığında sürekli hayaller kuran, elinde bir kavanoz nutellayla sağdan sona dönerek bir gün çok zayıf uyanmayı dileyen, tüm türk filmlerindeki kadınların yerine kendini koyan, sonra o hayallere kendi de inanan, üstüne gerçek olmadı diye kahrolan bir balık…
O bir kırılgan; kırıldığını bile söylemeden kendi kırıklarını kendi kendine kaynatan bir hassas yürek. 
O bir duygusallar duygusalı; yeğenlerinin her müsameresinde salonda ağlayan tek kadın, hem de peçeteyle, hem de sümküre sümküreee…
O bir kibar; 8,5 aylık hamileyken bindiğimiz Eminönü tramvayında "müsait bir yerde inebilir miyim" diye seslenen eşsiz bir insan. Duraktan önce inmek istedi, tramvay durmadı diye de kızdı, canım benim...:)))
O bir iyimser; ‘’olur olur, o da olur, bu da olur, geçer geçer, o da geçer bu da geçer’’ diye kendi kendini hep motive eden bir kişilik.
O bir yaratıcı;  herkesin hayatına sürprizleriyle dokunan, el emeği göz nuru hediyeleriyle herkesin gönlüne ulaşan bir kreatif. 
O bir yedi bela; en son kafası hafif uçmuş taksici grubuyla girdiği sempatik diyaloglar yüzünden Cevahir'in önünde dayak yemekten son dakika kurtulduğumuzu hatırlıyorum. 
O bir anne; aynı kendi annesi gibi güzel, fedakar, çalışkan, eğlenceli ve kocaman pamuk kalpli, her derde deva bir anne. 
O bir abla; tahammül sınırlarını zorlayan her soruma cevap yetiştiren, hayatımı "sen yeter ki mutlu ol" sloganıyla kolaylaştıran, her gün üşenmeden sabahın köründe arayıp anlatacak çok şey bulan, hiç büyümediğimi düşündüğü için çocuklarına benim kıyafetlerimin uyacağını düşünen ve gönderdiğim tahlil kabımın bile resmini saklayan tek insan. 
Söyle bakalım anneme en çok benzeyen şanslı insan?
Sen olmasan ben bütün çektiğim resimleri kime gönderirdim?
Sen olmasan ben kime yarım akıllı derdim? 
Sen olmasan ben neye ve kime bu kadar gülebilirdim?

Geçen sene doğum gününde Amerikan Hastanesinde bir tam gün kafanda "happy birthday" yazan bir huniyle gezdiğinden beri asla büyümeyeceğine inandığım, anamdan bana kalan deli kız, sen bana mirassın. 

En büyük fantazim beraber yaşlanmak, her sene söylüyorum, bize nasip olsun umuyorum. 
Geldik 40 yaş dileklerine...
Mutluluğu ve huzuru tam hakettiğin gibi yaşamanı istiyorum çünkü buna hatta daha da iyilerine layıksın. 40 yaşına kadar deli gibi çalıştın, bundan sonra daha sakin daha dingin bir iş hayatının olmasını umuyorum. Bu yaştan sonra olmaz deme, istersen üniversite sınavına hazırlanıp öğretmen olabilirsin, böylece ben kar tatili yaparken sen de daha az depresyona girmiş olursun:)
Sağlık, bolluk, bereket ve sevgiyle dolsun ömrün. 
Senin çocukların benim çocuklarım, derdin derdim, mutluluğun mutluluğumdur. 
Bu hayatta ıssız bir adaya düşsem, yanıma almak isteyeceğim üç şey yok, tek şey var. 
O da sensin! 
Çünkü bana bol bol yetersin. 
İyi ki doğdun, iyi ki varsın, iyi ki benim ablamsın. 
Öpüldün bayan 39 plus:)


Not: Unutursam Fısılda filmini izlerken bir gün hayatta bir şeyleri unutabilme ihtimalim gelmişti, iki kız kardeşin yaşlılıklarını seyredip hep sevinip hem üzülmüştüm.
Aynı filmdeki gibi, olur da çookk yaşlandığımızda hafızamız biraz oyun oynamak isterse, sakın üşenme, bana herşeyi fısılda!











2 Mart 2015 Pazartesi

Bugün Benim Doğumgünüm

Bundan tam 33 sene evvel, üçüncü evladına merhaba dediğin hastanenin odalarından birinde güzel gözlerini sessizce yumduğun andan beri bir farklı dönen dünya...
Beni doğuranın hayatta olmadığı bir günü kutluyor ya da kutlayacak olmanın garip çelişkisi...
Kapıdan baktırıp artık kazma kürek yaktırmasından fenalık gelen bir kış...
Anılarla dolu gece uykuları...
Kendimi bazen 3, bazen 63 yaşında hissettiğim zamanlar...
Henüz her döndüğüm yerde gülen yüzünle karşılaştığım günler...
"Böyle bir sabah seni kucağıma getirdiler, çok cılızdın ve upuzundun" diye sabah işe gidene kadar anlattığın doğum hikayem...
"O zaman ultrason yok tabii, sana minicik bir kız getirdim dedi Vedat Bey, erkek olmadın diye nasıl üzüldüm bilemezsin" diye beni şaşırtan itirafların...
"Bak bak, bacakların aynı böyleydi, upuzun" diye bana uzattığın galetalar...
Ablamla abimin okul çıkışı koşarak gelip beni incelemeye başladığı anları gözümde canlandırınca gelen gülmem...
"İlk kez meme değil mama yiyen bir çocuğum oldu" diye sakladığın ve yıllarca içine pirinç koyduğun metal mama kutuları...
Çam sakızı çoban armağanı diye illa aldığın hediyeler, başucuma bıraktığın çiçekler, notlar...
Yıllar sonra bana bakıp "sen 2 sinde mi doğmuştun 3. de mi, evet evet üçüydü!" diye beni delirttiğin anlar...
Sen o gün pek hatırlayamadıysan da bir dilim rokokoyla kutladığımız son doğumgünüm...
"En çok beni seviyorsun değil mi" diye seni sıkıştırdığım ve her seferinde aldığım "hayır, üçünüzü ayıramam" cevabı...
Çeke çeke bir hal olduğum çekmecelerinden dışarı süzülen hayatın...
Çocukluğumdan beri bana yaşattığın doğumgünlerinin ispatı tüm fotoğraflar...
Hayal meyal hatırladığım, upuzun masalarda zeytinezmeli peynirli sosisli, tepesinde kürdan olan kanapelerle kutlanan ve apartmandaki bütün çocukların katıldığı doğumgünü sofraları, içine barbiemin oturduğu pembe pastam. 
Beni saatlerce salladığın salıncaklarla dolu, her gün üşenmeden gittiğimiz Göztepe Parkı...
Bir tane bile arkadaşım olmadığı günlerde tüm dünyayı bir yana bırakıp bana yaptığın arkadaşlık...
Elimizde simitlerimizle sağdan sola yürümekten hiç bıkmadığımız ve her bankında oturduğumuz güzel caddemiz...
"Bunu bebeğine giydirirsin" diye odama bıraktığın ve her baktığımda içimi sızlatan avuç büyüklüğünde bir yün hırka.

Ve sensiz çırılçıplak kalan sessiz evimiz, kaçan tadımız, zamansız ayrılığımız, çatallaşan sesimiz, kabuk bağlamayan yaramız...

Bütün bunlar bu doğumgünümde siyah beyaz bir film şeridi oldu bana. 
Seni ne kadar çok özlediğimi, ne kadar çok sevdiğimi bana daha çok hatırlatan bir zaman dilimi...
Hem içi buruluyor, eksik kalıyor, gırtlağında bir düğümle yaşamaya da alışıyor, hem de yine yeniden mutlu oluyor insan.
Yeni bir yaş almak o kadar güzel ki...
Bugün benim doğumgünüm. 
Şükür doluyum, sahip olduğum herşeye, başta sorunsuz uyanabildiğim her bir güne. 
Sağlık en büyük hediye, huzur en büyük ödül. 
Gökyüzüne bakıp hep ama hep teşekkür etmeli insan. 
Çünkü senden bunu gördüm. 
Son ana kadar şükretmeyi, mücadele etmeyi, bir şekilde ne yapıp edip mutlu olmayı...
"İyi ki seni doğurmuşum Lulum" sesini hiç unutmayacağım canım annem. 
Bundan sonra doğumgünümde anılarımda ve kalbimin en dip köşesinde olacaksın. 
Sensiz üflenecek tüm mumlarımda bu sene gittiğin yerde çok ama çok mutlu olmanı dileyeceğim. 
Başka bir şehrin ışıkları altında melek gibi parlayan yüzünle, bana tüm güzellikleri dilediğini biliyorum. 
Fısıldadıklarını duyuyorum. 
Beni iyi ki doğurdun, beni iyi ki sen doğurdun, iyi ki yollarımız seninle kesişmiş gökyüzümün kraliçesi, canımın taa içi annem...

Not: 30 la 40 arası uçar, zaman arkandan koşar demişlerdi, doğruymuş... 30 yaş doğumgünüm sanki dün gibi... 
Zaman, yavaşla biraz... Daha yapacaklarımız var.
Hayat bize bonkör davran, rüyalarımız gerçeğe dönüşsün,lütfen.