13 Ekim 2014 Pazartesi

Uyuyan Güzel

Upuzun bir maraton, zorlu bir savaş, kıran kırana bir mücadele...
Günlerce, gecelerce, şeytana pabucunu ters giydirdiğimiz saatler...
Bir gün bile mi insan kendinden birşey eksiltmez, her zaman bakımlı, her zaman capcanlıydın güzel kadın...
Kendi derdini unutup yine başkalarına koşan fedakar, cefakar yürek...
Başında bir yağmur bulutuyla gezerken bile inancı hep korkularından büyük olan savaşçı annem...

Bizim karnemiz; altı haftada bir aldığımız raporlarımız, tahlillerimizdi.
Ödevlerimiz; ailece elele girip elele çıktığımız tedavilerimizdi. 
Sözlü sınavlarımız; doktor muayenelerimizdi. 
Hepsini verdin, başardın, hiç sınıfta kalmadın, bir gün şikayet etmedin azimli annem. 
Ve şimdi yoruldun, haklısın da, can mı dayanır buna? 
Dayanmaz canım annem benim.
Artık uyumayı, huzurla dinlenmeyi seçtin. 
Bizi sensiz, yarım, sessizce bıraktın. 

Ne denir ki? 
Aklımdan kalbime düşenler bir kaç fasikül eder. 
Kalbimden kalemime ancak bu üç beş satır ulaştı işte. 
Duygularım düğüm, kalbim büklüm büklüm. 
Herşeyin yeri doluyor da senin yerin ne olacak bilmiyorum...

İnanamıyor insan, "nasıl yani seni bir daha göremeyecek miyim" diyorum.
Yok, göremeyecekmişim annecim. 
Ancak rüyamda artık, resimlerinde sarılacağız sana. 

Ne veriyordu Allah, hayat? 
Dağına göre kar mı? 
Verdi, verdi, dağ tepe yağdı, bembeyaz oldu her yer. 

Sen söyle hayat? 
Ne veriyordu Allah? 
Sabır mı? Onu da veriyor, hayat devam ediyor. 
Eksik, hüzünlü ama devam ediyor, edecek. 

Biliyorum zaman, herşeyi çözdüğü gibi bu bulutları da dağıtacak.
Biliyorum, çare zaman, ama...

Ne seni unutacak kadar zaman geçecek, ne de geçen zaman seni unutmaya yetecek. 
Zaman sadece acılarımızı hafifletecek. 

Ben yine senin saçtığın ışıkta, senin gösterdiğin yönden gideceğim. 
Artık omzumda ki meleksin. 
Her karar aşamasında yine bana pusula olacak, yardımını benden esirgemeyeceksin. 
Çünkü sen annesin, annemsin benim. Ve anneler gitmez, birşey değişmez. 
Ne sana sevgim bitecek ne hayranlığım. 
Değişen tek şey her geçen gün artacak özlemim olacak. 

En büyük hayalimizdi; üç kuşak resmimizin olması... 
Yarım kalan en büyük hayalimiz. Kısmet olmadı canım annem. 
En çok buna sızlıyor içim, kalbim eziliyor, en çok buna...

Beki'm...
Ardında seni çok seven, kalbi her an seninle atacak olan aileni bıraktın.
Babam, evlatların, beş torunun ve tüm sevenlerin senin huzurla uyuman için dualar ediyor. 
Tek tesellim annenle babana kavuşmuş olman, yine tekrar çocuk olmanın keyfine varacak olman. 

32 yıldır eli sırtımda, gözü üstümde olan öğretmenim, en can dostum, kalbimin dip köşesi, gülme nedenim...
Şimdi en büyük kederim, en derin özlemim, gözümdeki yaşsın. 

Gittiğine mi üzüleyim, sıkıntılarından kurtulduğuna mı sevineyim, hangi duygu bu, yeni tadıyorum, anlayamıyorum.
Bıraktığın anılarla, birbirinden güzel resimlerinle, öğrettiklerinle, verdiğin mücadelenin hayranlığıyla seni yüreğimde yaşatarak yola devam edeceğim. 
Beni görmek istediğin her ne durum ve an varsa Allah nasip etsin de göklerden yine ilk sen gör diye dualarla yaşayacağım. 

Canım annem benim. 
Benim güzel annem. 
Seni tanıdığıma şükürler olsun.

Sana söz; hayatımı hayallerimizin rengine boyayacağım. 
Beyaz, hep bembeyaz hayallerle seni kalbimde yaşatacağım.

Seni çok ama çok seven orkiden,
Kazandibin Lulu'n...


Not: Cenazenin bile güzeli olur mu? 
Olurmuş. Mahşeri bir kalabalık yaratıp annemi son yolculuğuna uğurlamaya gelen tüm sevgili dostlarımıza; annemi ve bizi yalnız bırakmadığınız için sonsuz teşekkür ederiz. Kalbimizde sevginizi hissettik, güçlü olmamız için en büyük neden varlığınızdı. Hepimizin duaları kabul olsun, sonsuz uykuya yatan tüm yakınlarımızın da ruhları huzurla dolsun. 


6 Ekim 2014 Pazartesi

Gülümse

Bir of çekip karşı ki dağları inletmek, seni duyanı titretmek mi istiyorsun? 

Yine yeniden bir daha geri gelmesi imkansız bir zaman dilimine mi düştü yolun? 

Şimşekler kafanda çakıyor, yağmur en çok kalbini mi ıslatıyor?

Bir kez daha sesini duymak, sevgini haykırmak mı istiyorsun?

Geçmişi özlüyor, geçmiş aslında hala "geçmemiş" mi görünüyor gözüne? 

Seni de mi çağırıyor eski resimler, tozlu kutular, gözünde canlanan tüm anılar? 

Koskoca sandığın mazi mi dolanıyor diline dostlar sorunca? 

Aklından düşenlerin ancak çeyreğimi düşüyor kaleminden? 

Bir "sen" mi var senden öte? 

...

Cevabını bilmediğin tüm sorular, içini sıkan, seni yoran, yerden yere vuranlar için

Aklına geldikçe gözlerini yaşartanlar, tadı damağında kalan her bir can için

Olsun diye beklediğin, olmasın diye dua ettiğin herşey için 

Göz bebeklerini parlatanlar, burnunun direğini sızlatanlar için

Sarardığını anlayınca çekip giden tüm yapraklar için

Hayattan ödünç aldığın ve hepsini geri vereceğin her bir nefes için

Tüm yanlış karar ve yanlış rastlantıların için

Acaba'larıyla boğuşanlara inat, cesaretinle kasıp kavurduğun rüzgar, esip gürlediğin her an için

Kimine bir damla zor akan, aksi gibi sana sel olan tüm yağmurlar için

Sisli tozlu günlerde ki karanlıklara rağmen hala bembeyaz, hala aydınlık, hala tertemiz kalan yüreğin için 

Bil ki dua ve emek kaderin önüne geçer, vazgeçme, yorulma, istediğini olmayan yerde arama, gözünün göremediği kadar uzaktakinin peşinden koşma, cevabını bilmeyene soru sorma, kendine sor, kalbine sor, içinle konuş, ardından bıraktığın izlere bak, gurur duy, makul ol, bugün tersten dönen dünyana gülümse ve sakın susma.

Sen sustukça konuşan hayata inat, gülümse hadi. 
İçindeki çocuğa sarıl ve gülümse.
Çünkü herkes aynı dilde gülümser, unutma.
Sen gül ki dünya gülsün, sen gül ki dünya sana dönsün...












23 Eylül 2014 Salı

Roş Aşana

Bir iki hafta önceden evlere gönderilen badem ezmeleri ve tebrik kartlarının havaya yeni başlangıçların kokusunu bıraktığı Roş Aşana günleri.

Mutlulukla, huzurla ve sağlıkla kutlanıyorsa eğer birşey ifade edebilecek olan bayram geceleri.

Yine herkes ellerinde yeni yıl hediyeleriyle aile büyüklerinin kapısını çalacak. 
Ne trafik, ne iş, ne güç engel olabilecek o kavuşma anına. 
Belki aylardır görmediğin herkes ama illaki herkes gelecek. 
Yurtdışında ki can parçaların geceye telefonda bağlanacak.

Güzel kıyafetler, bir orduya yetecek yemeklerle süslü masalar, hep iyilik çağıran dualar ve seneye sayının hiç eksilmemesi hep artması için temennilerle dolu geçirilecek saatler.

Yeni yılımız tatlı geçsin diye yine rendelenmiş elma reçeli yenilecek, bereket evimizi hiç bırakmasın diye bir balık kafası masada tam ortada bekleyecek. 
Düşmanlar yok olsun diye hurma, mutluluk "çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane" olsun diye de nar. 
Hepsi teker teker masayı süslerken evin kadını tüm aileyi sofraya davet edecek. 

Ve bayram masasının bir olmazsa olmazı daha:
Herkesin yaptığının farklı lezzette olduğu ama en güzelini hep kendi annesinin yaptığı pırasa köfteleri. 
Tabaklar elden ele gezdirilecek, ortamda tatlı bir gürültü ve memnuniyet dolu yüzler belirecek.
Karınlar biraz doyunca sohbetler renklenecek. 
Bazı dualar gerçekleşecek, bunlara beraber sevinilecek. 
Bazıları gerçekleşmeyecek, onlara da kader, kısmet denecek. 
Resimler çekilecek, yine yeniden aynı koltuklarda, kiloların biraz arttığı, kırışıklıkların derinleştiği, küçüklerin büyüdüğü, saçların yıllar geçtikçe beyazlaştığı pozlar verilecek. 
Geleceğe emanet ettiğin, şimdi ilkokula gidenin yirmi sene sonra "vay bee" diyeceği resimler...
Biraz güldüren, biraz acıtan anılar birikecek yine.

Anneler yine harikalar yaratacak. Hepsinin ellerine sağlık denecek. 
O kadar çok çeşit yemeği nasıl hazırladıklarına hayret edilecek, bir kez daha onlara hayran kalınacak.
Ve tabii ki o körolasıca rejim bir başka pazartesiye uğurlanılacak çünkü kural bu: O tabak bitecek!
Yenmezse anneler buna çok bozulacak, taa öbür seneye kadar "bir daha bu kadar uğraşmam valla" diyecek, ama birşey değişmeyecek, öbür sene yine, yeniden daha da uğraşacak. 

...

Bayramın kutlamayla bir alakası olması lazım. 
Bayramın sana coşkuyla gelmesi lazım. 
Kapıyı şen çanlarla çalması lazım. 
Eğer gerçekten "bayram"sa bunu önce içinde hissetmen lazım. 

Ve öyle de olacak, hissedilecek.

Bu gecelerin aslında ne kadar önemli ve özel olduğu tabii ki elinden sabun gibi kaydığında ya da sofrandan biri eksildiğinde anlaşılacak.
Vakti zamanında rejimde olduğun için tadına bile bakmadığın yemeklere yanılacak. 
"Ne salakmışım inanamıyorum, olsa da yesem keşke" denecek. 
Burnunda tüten herkes ve istisnasız herşey gözlerinden iki yol olup akacak.
Kural değişmeyecek.
Kaçan balık hep iri olacak. 

...

Bizim takvimin yeni yıl yaprakları dönmeye başladı. 
Sevgili yeni yıl, yeni ve sürpriz bir tarih yazar mısın acaba? 
"Evet evet, bu yıl o yıl işte" dedirtir misin bizlere?
Ne olursa olsun, umut etmekten, dilemekten, hayal kurmaktan hiç vazgeçmeyen kullarını sevindirir misin? 

Çevresine kör gözlerle bakan, tüm çağrılara kulaklarını tıkayan ve senden gelen mesajları hiçe sayanlara farkındalık yaratır mısın?

Uzattığın eli görmeyenlerin gözlerini açar mısın? 
Tüm güzelliğiyle açtığın kalbini sevmek yerine kıranlara, birilerini durduk yere bozanlara, bugün hissettiğini yarın unutanlara biraz vicdan aşısı yapar mısın?

Güzel Allahım...

Senin bahşettiğin herşeyi katlayıp çoğaltarak paylaşacağımız yeni bir yıl olsun bu yıl.

Bize ışık gönder ki etrafımızı aydınlatalım. 
Bize güç ver ki nerede ihtiyaç varsa koşalım. 
Bilinç ver bize, aklımıza mukayet olalım, yarar sağlayalım. 
Bolluk bereket nasip et, bir gün dostumuzla, bir gün muhtaçla paylaşalım. 
Aşk ver bize ki, korkularımızı inançlarımızla yok edelim, yaralarımızı beraber saralım, adım atmaya cesaret edelim. 
Hayat ver bize, can ver, ömür ver, ardımızdan iz bırakalım.

Kimsenin çaresiz, mutsuz, çöpsüz üzüm gibi yalnız, keyifsiz ve sessiz kalmayacağı bir yıl olsun. 

Hepimize iyi bayramlar, iyi seneler diliyorum.
Allah her seneye nasip etsin...


14 Eylül 2014 Pazar

Bahar

Kalabalıklaşan İstanbul'a inat, yum gözünü trafiğe ve bol bol yürü bu mevsimde. 
Açık havada saatler geçir, uzun uzun tadını çıkar hala seni üşütmeyen gecelerin.
Hatta mümkünse sabahla, balkonda otur, arkadaşlarınla derin mevzulara dal çık, dal çık. 
Çok konuşuyorsan sorun yok zaten, hafif acılar dile gelir bu hayatta. 
Derin yaralar susar. 
Susmadığına sevin, konuştukça açıl, hafifle bu baharda. 
Bir müzik aç, bir şal al, uyuma, bu mevsim uzun uykuların mevsimi değil çünkü.

Sonbahar ya adı, biraz hüzünlü, biraz yağmurlu, biraz bulutlu.
Yağmurlu ama mutlu, bulutlu ama umutlu olmaya bak sen. 
Henüz soğumadı hava, korkma yağmurdan, ıslan, kurursun nasılsa.

Sokağa at kendini, evde geçecek günlerin, karlı kışların, soğuk gecelerin, yalnız anların olacak zaten. İlk olmuş son olmuş ne farkeder? 
Bahar hayattır, bahar çiçektir, bahar güneştir, bahar geçiştir. 

Yeni bir döneme geçmeden önce aldığın son nefestir bahar.
Her bahar aşık olur ya bazıları, sen de ol. Bir şarkıya, bir hisse, bir kadına, bir adama aşık ol.
Hiç olmadı, kendine aşık ol. Gücüne, içinde yaşattıklarına, kimsenin duyamadığı iç sesine, göremediği gerçek sen'e aşık ol. Nasıl da güzelsin, nasıl da özelsin, hisset bunu. 
Teşekkür et hayata, sevin, bir bahar daha gördüğün için.
Daha kaç bahar var önünde düşünme sakın, sadece yaşa, bunu düşünmeden sarıl sonbahara. 

Uzun uzun düşünmelerin, sorguların, suallerin mevsimi değil, aksine gelene kapıyı açtığın gideni de uğurladığın bir mevsim sonbahar.
Göçen kuşların nereye gittiğini, nasıl birbirlerinden kopmadan hareket ettiğini düşünüp, doğaya bir kez daha aşık olma mevsimi sonbahar. 
Akışına bıraktığın, üstelemediğin, yorulmadığın, hayatla inatlaşmadığın bir mevsim olsun sonbahar. 
Hiçbir şeyden kaçma bu baharda, kaçtığın herşey, istemediğin tüm otlar dibinde bitecek, hatırla. Ne varsa yaşaman gereken, canının çektiği ne varsa korkma yaşa. 

Kendi gökyüzünü çiz, istediğin bulutu istediğin yere koy. 
"Benim sonbaharım" de, sahiplen, başkasınınkine sulanma, kimsenin gökyüzünden de medet umma, al eline kalemlerini, boyalarını, kendini istediğin yere çiz bu baharda. 

Sakinliğin, sessizliğin, kendinle ve duygularınla başbaşa kalabilmenin mevsimindesin.
"Bu Eylül'de buna başlıyorum, şuna yazılıyorum, artık Eylül geldi ve ben bunu yapmalıyım..."

Boşver, başlama, rahat bırak Eylül'ü , ona anlamlar yüklemekten vazgeç. 
Tek çaren değil ki bu mevsim. 
Bazen insan kendini bile bırakıp gitmek ister ya... 
En iyisi yola çık, uzun yola.
Yazın tıka basa olan her yerin dinlenme mevsimi sonbahar.
Bodrum ne güzeldir kim bilir? 
Ya da Cunda'ya mı acaba, nereye gitsek, onu düşün biraz. 

Kitapçı gezme mevsimi sonbahar. 
Yepyeni kitaplar, yepyeni yazarlarla tanışma mevsimi sanki.
Gördüğünü, beğendiğini al at zulaya, önümüz kış, erzak gibi, kitap biriktir kış için.
Canın okumak istediğinde okursun, zorlama. 

Kendini mecbur hissetme, içinden geliyorsa gülümse bahara, gelmiyorsa onu da yapma.
Ne istiyorsan onu yap bu baharda.
Gülücüklerin ve gözyaşların arasında git gel. 
Huzurunla hüznünü tanıştır, kaynaştır.
İkisine de ev sahipliği yap, birini birinden ayırma. 
Sen ne verirsen, hayatta sana onu geri verecek.
Sarıl sonbahara ama onu sıkma.
Nasılsa bir müddet sonra o da gidecek, yeni bir mevsim gelecek, unutma. 





5 Eylül 2014 Cuma

Seni Seviyorum

Seni seviyorum demenin ne çok yolu vardır aslında.
Yine de biz illa duymak isteriz bunu, çok sevdiğimiz de bizi sevsin ‘’seni seviyorum’’ desin diye bekleriz. Hatta (özellikle de bayanlar) karşı taraf söylemezse de ısrarla saçma sapan bir soru sorarız:
‘’Beni seviyor musun?’’
‘’Evet’’ cevabıyla da tatmin olmayınca tabii bu soruyu genişletiriz.
‘’Peki, ne kadar seviyorsun?’’
:)
Küçücük bir çocuğa kollarını iki yana açıp ‘’işte böyle, dünyalar kadar’’ demesini öğretiriz.
Sonra o da büyür ve sorar.
‘’Beni ne kadar seviyorsun, göster?’’
Sevdiğini söylemek güzel bir şey tabii ki ama illa dile gelmez ki bazen sevgi.
Sen uyurken üstünü örten de, sen gülerken keyiflenen de, başarınla gururlanan da seni seviyorum diyordur aslında.
Seni mutlu etmek için uğraşan değil ki seni seven, seninle mutlu olmayı bilen, bunu beraber deneyimleme fırsatı yaratan bence seni seven.
‘’Bunu senin için yaptım’’ deyip yükü senin omuzlarına atan değil; ‘’Bunu ikimiz için yapabilirim’’ diyendir gerçekten seven.
Çünkü karşılıksızdır sevgi, içten gelir, konuşmaz ama akar gider…
‘’Dur sana bir çay koyayım’’ da, ‘’sen taşıma bana bırak’’ ta,‘’seni oradan ben alırım’’ da, gün içerisinde sana varlığını hatırlatan da ‘’seni seviyorum’’ diyordur aslında.
Laf olsun diye değil, düştüğünde de kavrayabilecek gücü varsa, el ele tutuşmak ta ‘’seni seviyorum’ ’dur.
Bir ‘’Günaydın’ ’da ‘’Üzerine bir şey al istersen, hava serin de’’…
Ne kaçandır gerçekten seven, ne kovalayan. Beraber yürüyendir seni seven.
Belki ‘’gel’’ diyemiyordur ama gördüğü güzel bir yerin resmini sana gönderiyordur, tattığı yeni bir lezzeti seninle paylaşıyordur, ‘’keşke burada olsan…’’  konuyordur ekranına…
Evinde ya da masanda bulduğun minicik bir not mesela…
Seni özlediğini söyleyen bir mesaj…
Görünce aklına geldiğin için sana alınan bir hediye…
Saatsiz teklif edilen sıcak bir kahve…
Sana çalınan bir şarkı…
Kalp kalbe karşıymış hissi…
Kafaya geçirilen poşetle, beraber ıslanılan bir yağmur…
Sana yaşam alanı tanıyan bir huzur anı…
Kendine garip gelse de senin her fikrini anlamaya çalışan iki göz…
Sen eve gelmeden gözüne uyku girmeyen bir anne…
Seninle duyduğu gurur ıslak gözlerinden akan bir baba…
Sadece senin sesinle sakinleşen bir bebek…
Biraz ihmal ettin belki diye hırçınlaşan bir çocuk…
Kuyruğunu sağa sola sallayarak seni kapıda karşılayan ev arkadaşın…
Cebindeki üç kuruşla seninle keyif yapmayı seçen bir dost…
Koca kalabalıklar arasında sana sessizce göz kırpan sevgilin…
Nefes almadan konuşarak tüm detaylarıyla sana gününü anlatan karın…
Bir kutu dondurmayla kapında bitip ‘’Hadi artık, ver elini’’ diyen bir adam…
Ve…
Gözlerinin içi gülerek sana uzanan bir kadın.
Bunların hepsi ama hepsi ‘’seni seviyorum’’ aslında.
Hatta ‘’seni çok seviyorum’’  belki de…



1 Eylül 2014 Pazartesi

Bir Küçük Eylül Meselesi


Geri dönmelerin mevsimi sonbahar.
Bir daha düşünmelerin, yeni kararların, yeni başlangıçların mevsimi. 

Valizleri doldurup evlerine geri dönen yazlıkçılar
Önce evde çalmaya başlayan okul zilleri
Dolan taşan kırtasiyeler
Bitmeyen, bitemeyen ödevler
Yeni okul, yeni kıyafet alışverişleri
Yeni sezon filmler, diziler
Katlanıp geri kaldırılan pikeler
Yavaştan örtülen pencereler, perdeler
Dışarılarda ısıtıcıyla oturulmaya başlanan geceler
Üşüsen de hala kaldırmaya elinin gitmediği yazlık elbiseler
Telefonunda baktıkça seni tatile geri götüren resimler
Yazın kabaran ekstreler
Biraz darlaşan kıyafetler
Yine bir yıl sonuna doğru hızla koşan hareketler
Henüz bronz tenler
Bir kot cekete, bir şala ihtiyaç duyulan taze esintiler

Hepsi, bunların hepsi sonbahara, Eylül'e ait karakterler. 

İstanbul'un seni dinlediği bir mevsim sonbahar. 

Ve sonbaharın olmazsa olmazı.
Rüzgar. 
Aklında eser bazen, kapında biter. 
Bazı vedaların, bazı kavuşmaların mevsimi, bir yaprak dökümü sonbahar. 

Ya havasından, ya mevsimin hüznünden bilinmez...
Birine sarılma ihtiyacını daha fazla hissettiğin sonbahar.
"Beraber" hareket etmenin daha keyifli olduğu günler. 
Biraz daha "kendine, eve" dönmeler. 
Araya yaz girdi diye göremediklerinle kavuştuğun masa başı haller.
Uçan yapraklar ve kalkan toz sanki içindeki girdabın çözülmesi için varlar.
En sevdiklerinle bir kahve fincanının başında geçen saatler
Sakinleşen, dinginleşen melodiler
Masmavi tatillerden, yazdan kalan özetler
Birbirinden güzel konserler

Ve 1 Eylül

Her ayın 1'i gibi, yeni umutlarla, yeni dileklerle geldin takvime. 

Hoşgeldin Sonbahar

Not: Uzun zamandır her ayın 1'i bunu yapmak için uygunken yapmayıp, dün aklıma gelen 1 Eylül aktivitesi: Ayın Bir'i Kilisesi. 

Her ayın 1'i dolup taşan minik bir ortodoks kilisesi. 
Gözlerini yumuyorsun, dileğini diliyorsun, anahtarını alıyorsun, dileğin olunca geri götürüyorsun. 

Bugün oraya gidecek olan bir yakınımı dileğime elçi ilan ettim. Dileğimi diledim, bakalım anahtarımın sonu ne olacak? 






27 Ağustos 2014 Çarşamba

Kimsin Sen


Kimse sana bakmadığında, yalnızlığında kimsin sen?

Hangi okuldan mezun olduğunu, ne okuduğunu, mesleğini sormuyorum.
Soyadını, medeni halini,kimin annesi babası olduğunu da.

Bu soru aslında çok zor bir soru.
Verilen hiçbir cevap gerçeğe hizmet etmiyor, doğru cevaba yetmiyor. 
Belki birçoğumuz bilmiyoruz bile kim olduğumuzu. 
Rüzgar bir savuruyor işe giriyorsun, bir savuruyor evleniyorsun, bir savuruyor savrulup duruyorsun işte. 
Bir çok şey kendi seçimlerin olmayabiliyor. Hayat getiriyor bazen.
Derken kim olduğunu, ne sevdiğini, , aslında ne yaparsan mutlu olacağını hiç keşfedemiyorsun. Zaman geçiyor, vakit doluyor, kendini, benliğini genelde ıskalıyorsun. 

Kimsin sen? 

‘’Arda ve Eda’nın annesi’’ diye bir cevap olamaz ki. 
Görüyorum bazen sosyal medyada kendini tanıtan satırları. 

Ya doğurmuşsun 30 yaşında. 
Ondan önce kimdin sen? 
İnsan değil miydin? 
Tek kimliğin annelik mi? 
Allah korusun çocuğa birşey olsa sen kimsin peki? 
Bir hiç mi? 

"Ben bankacıyım."
"Ben öğretmenim."
"Ben mimarım."
"Ben istanbulluyum."

Hiçbiri değil cevap. Olamaz da. 
Cevap ne, bende bilmiyorum sanırım. 
Geçen gün sevgili Miryam Şulam bu soruyu içeren bir resim paylaştı ve kendi kendime düşündüm işte. 
Kimim ben? Hele hele kimsecikler bana bakmadığında kimim? 

Kılığın kıyafetlerin, zorunlulukların, sorumlulukların, malın, mülkün, araban, işin, karın, kocan olmadığında kimsin sen? 

Gerçekten ne seviyorsun? 
Nerede yaşamak istiyorsun? 
"Bu böyledir" diye mi evlendin? 
"Allah verdi" diye mi doğurdun? 
Ya müdür olmasaydın, herşeyi bırakıp gidebilseydin nereye giderdin, ilk ne yapardın? 
Traş olmak iş yerinde zorunlu olmasaydı mesela, aynaya hep bu model mi bakardın? 
2 Ocak'ta işbaşı yapmak zorunda olmasan yeniyıla nerede merhaba derdin? 
Mecburiyetten mi yemek hazırlanıyor evinde, keyiften mi? 
Siyahı zayıf gösterdiği için mi seviyorsun sadece? 
Korkarım dediğin birşeyin üzerine gittin mi hiç? 

Kimsin sen? 
Annen baban yokken.
Çocukların çağırmazken. 
Patronun bakmazken. 
Paran yokken. 
Aynaya bakarken. 
Gece yatağında. 
Kendinle başbaşayken. 
Sessizlikte.
Bir hayalin tam ortasında. 
En savunmasız anında, mesela uykunda. 
Senden başka kimsenin görmediği rüyanda. 

Kimsin sen? 

Ha deyince çıkmıyor gerçi cevap ama düşündüm biraz. 

Başkasını bilemem de kendim için çok özel biriyim ben. 
Kendi hikayemin kahramanı, belki de oyalandığı için sürüyü kaçıran, en arkadan gelen çirkin ördeğim. 
Arkadan geldiği için de annesinin hep endişelendiği, korumak için çırpındığı o siyah yavru ördeğim ben. 

Başka kimim, bilmiyorum. 

Peki sen? 

Sen kimsin, yapayalnızken?