8 Mayıs 2016 Pazar

Anne Olunca Anlarsın

Gözyaşları göz pınarlarında hazır bekleyen bir annem vardı benim. 
Hele konu çocuklarıysa burcu gibi önce aslan kesilir sonra için için ağlardı.
Hasta olduğumda, sabahlara kadar öksürdüğümde, ateşlendiğimde benimle beraber ağlardı. 
Askerle anasının yılbaşı gecesi kavuştuğu görüntüler gelirdi ekrana, dakikalarca ağlardı. 
Kedinin yavrusuna yaklaşılınca nasıl saldırdığını görünce ağlar, ışıklarda peçete satan çocuklara ağlar...
Zeki Müren dinler ağlar, Türk filmi seyreder ağlar...
Yere düşerim ağlar, diploma alırım ağlar...
Duygusaldı, benim her gelgitimde benden önce o ağlardı işte.
Sonra büyüdüm, bişeyler bişeyler oldu... Üzücü şeyler de oldu haliyle. 
Eve yüzü asık gelirdim, anlardı kalbimi, ağlardı.
"Neden ağlıyorsun anne yaa" diye çıkıştığımda:
"Anne olunca anlarsın" derdi. 
"Anne olmama gerek yok, bizimde duygularımız var herhalde, sen ağlamaya yer arıyorsun" derdim. 
Ve her zaman ki gibi annem haklı çıktı. 
Annemin her üzüldüğümde, her başarımda, her ayağımı burktuğumda, her kendimi kötü hissettiğimde, her mezuniyetimde, her tatile çıktığımda neden ağladığını anne olduğum gün anladım. 
Anneme yetiştiremedim ama ne mutlu bana ki bende anne oldum. 

17 Mart 2016..
Tanrının kadına verdiği en büyük hediye
Sonsuz mutluluk olgusu
Dünyanın en özel duygusu
Annelik...

Hiç böylesini tahmin edemezdim. 
Tabii ki bende fön filan çektirip, manikürümü yaptırıp, doğum odasını balonlarla süsletip, mavili papyonlu kekler, çikolatalarla dolu bir masa hazırlayıp, bir de doğum fotoğrafçısı ayarlayıp öyle girecektim doğuma. Doğurur doğurmaz bebeğimi öpüp koklayacaktım, odaya yanıma gelecekti, kurdelalı tacımla yatacak, mis gibi koynumda uyutacaktım. Aylardır bunu bu şekilde hayal ediyorsun haliyle. Hamileyken dalgalanan karnıma bakıp konuşurdum: "Seni ilk nasıl göreceğim acaba, çok merak ediyorum, seni hemen öpmek istiyorum" derdim. Anne olacağım anı o kadar heyecanla bekliyordum ki... 
Sebepli sebepsiz durduk yerde ağlıyordum. 
Çünkü ben bebeğimi görünenden çok daha uzun bir zamandır bekliyordum. 
Yıllardır anne olmayı istiyordum, erkek olacağını da taa çocukluğumdan beri biliyor, kavuşma gününü iştahla, büyük bir aşkla bekliyordum. 


Ve derken beklenmedik bir anda ben de anne oldum. 


Hem de apar topar...
Ne olduğumu anlayamadan...
Doğuma henüz hazır değilken...
Kavuşmamıza daha yedi hafta varken...
Huzursuz, keyifsiz, moralsiz bir gecenin ardından son ay böyle mi geçecek acaba diye düşüncelere dalmıştım ki...

Müthiş bir sancı girdi bedene. 
Müthiş, tarifsiz bir sancı. 
İmdadıma koşan eşimle hastaneye uçarak gittiğimizi hatırlıyorum. 
Bir de karşımıza çıkan ilk doktorun beni görünce kireç beyazına dönen yüzünü.  

Meğer dakikalarla savaşıyormuşuz.
Meğer bebeğim çoktan yola çıkmış.
Meğer yolda iki ışıklara kalsak, evde biraz daha oyalansak ...

Off..

Korktum, hem de çok, hayatımda hiç bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum. Eşimle sarılamadan, tek kelime konuşamadan acilden girdiğimiz hastanede beni koşarak ameliyata aldıklarını hatırlıyorum, bir de doğumdan sonra bebeğimin odaya gelmemesini...

Hayata biraz daha erken başlamak isteyen ve yüreğimi ağzıma getiren oğlumu kucağım yerine cam bir akvaryuma koydular. Yanına giderken acaba nasıl bir görüntüyle karşılaşacağım endişesi mutluluğumu bastırdı. Küçücük bir bedene ne kadar çok kablo, ne kadar çok iğne, ne kadar çok hortum sığmış. Kalbimin bin parça olduğu andı işte o an. Akvaryumun içine yatasım geldi, tüm kabloları bana bağlasınlar, seni dışarı çıkarsınlar istedim. Pek tasarruflu konuşan ama prematüre bebeklere gözü gibi bakan doktorumuzun ağzından cımbızla ayıkladık olumlu gelişmeleri. 


Yaa oğlum, öyle işte...

Bizim sevdamız camekanın iki yakasında başladı. Günde iki kere 15 dakika. O da ağladığın bir ana denk gelirse vay halime. Sen ağlar, ben ağlar, sen ağlar, ben ağlar... Annem hep aklımda, anne olunca anlarsın dediklerini mi anlamaya başladım acaba?


Henüz hiç kucağıma alamadığım minik, minicik doğan oğlumu küvezde büyümesi için hastanede bırakıp eve geldik. Şükretmek için yüzlerce nedenim vardı hala; hepimiz iyiydik, bebek iyiydi; sadece küçüktü işte ve kucağımda değil hastanedeydi. 

Yeni doğum yapmış bir lohusa için bebeksiz bir doğum odasından daha tatsız tek bir şey var; o da sanki apandist ameliyatı olmuş gibi elleri boş eve dönmek. 
Sicim sicim aktı gözyaşlarım... Sanki evde değil rüyadaydım. Zamanı geri almak, seni daha uzun süre karnımda tutmak istedim. Bizi öyle aniden ayırdıkları için herkese, herşeye kızdım. Kendimi suçladım, beceriksizim bir bebeği bile tutamadım dedim. Günlerimi sana kavuşmama az kaldı diye kendimi teselli ederek geçirdim. 


Sen doğalı sekiz gün olmuştu ki, camekanın öbür yakasında içli içli bakıp çılgınlar gibi ağlamama dayanamayan yoğun bakım hemşiresi beni bebeğimle tanıştırdı. 
Üzerimde hastane önlükleri, galoşlar, maskeler giyinip yoğun bakıma, yanına geldim. 
Seni daha tanımıyordum bile, hangi küvezi gösterseler ben onu sevecektim. Hemşire ''bak bu senin bebeğin'' dedi.
Öylece yatıyordun, küçücük bir adam, tam bir buçuk kilo bir can...
İlk buluşmamız, ilk heyecanımız, ilk dokunuş... 
Hafızama kazıdım o halini.
Son nefesime kadar unutmayacağım senin o minik suratını. 
Yanında beş dakika kaldım, dokunabilirmiyim diye izin isterken birden seni çıkarıp kucağıma verdiler. Avucumun içinde kafan, minicik ağzın, cennet gibi kokun... Gözyaşlarım tenine aktı ve o gün ardından tam üç saat hiç durmadan hıçkırarak ağladım. 
Seni daha yeni görebildiğime ağladım, hemşireler seni benden daha çok görüyorlar diye ağladım, yine sensiz eve döndüğüme ağladım, evde sen gel de giy diye bekleyen onlarca zıbına baktım ağladım. 
Günleri saydım, tam bir ay günde iki kez sana camekanın bir köşesinden baktım, kucağımı senin için hep açık tuttum, kimse için edemeyeceğim kadar çok senin için dua ettim. Öyle duygular yaşadım ki; sadece seni değil küvezde yatan tüm bebekleri takip ettim, her gün kaç dakika oksijen desteği aldıklarını, kaç gram aldıklarını ezberledim, hepsini eve getirmek istedim. 

Derken bir gün müjde geldi, doktor ertesi gün taburcu dedi. 
Bir heyecan, bir heyecan...
Ev son kez sensiz bir gece geçirirken, uykusuz, kalp çarpıntısıyla sabahı bekledim. Avuç kadar kıyafetlerini bir çantaya koyup babanla arabaya atlayıp yola çıktık. Sana geliyoruz ve bil bakalım ben arabada ne yapıyorum? 
Ağlıyorum, hem de nasıl...
Mutluluktan mı heyecandan mı saçmalayan hormonlarımdan mı bilmiyorum ki...
Yoğun bakım kapısında seni kucağıma verdikleri andan, evde beşiğine yattığını gördüğüm dakikaya kadar ağladım. 
Ve tabii ki şükrettim, seni bize bağışlayan güce, bir ömür geçse unutamayacağım kokuna yüzlerce kez teşekkür ettim. 

O günden beri "kucağına alıştırma"cılara inat seni göğsümden, koynumdan indirmiyorum. Eminim hep minik kalacak değilsin ama yürümeye başlayınca seni bir daha nasılsa tutamayacağımı biliyorum. Ben kendime göre geç anne oldum, tadını çıkararak en çokta o küvezde bi başına yattığın günlerin acısını çıkararak seni büyütüyorum. 

Annemi anarak, annemi arayarak, annemi daha çok özleyerek ve her zamankinden daha çok severek geçireceğim ilk anneler günüm bugün. 

Son sözüm hayatımda karşıma çıkmış tek doğru adam olan değerli kocama... 
Sen benim ödülümsün. 
Kalbimi titreten bu duyguları yaşamama ve sabah akşam bebeğimizi koklamama neden olan Allahıma sonra da sana teşekkür ediyorum. 
Sevgin, ilgin, tertemiz kalbin ve mucize gibi varlığın olmasaydı ben ne yapardım? 
Seni çok seviyorum, bir ömür sağlıkla ve oğlumuzla nice güzel günler kutlamayı diliyorum. 

Not 1: Ektiğini biçiyor insan, öyle dostlarım var ki benim candan öte. Telefonlarımı inlettiler, beni ağlattılar, ne hastanede ne evde beni bir an olsun bırakmadılar. Evime kap kap yemek taşıyan mı istersin, "valla filancanın oğlu 500 gr doğdu şimdi dana gibi" diye moral veren mi, hastane odasına jet hızıyla pijama gecelik terlik taşıyan mı, süt sağarken biberonu tutan mı, kaşık kaşık muhallebi yediren mi,  beni gündüzleri hastaneye götürüp yürek yüreğe camekandan oğluma dua eden mi, evimin kapısına çiçek ve kurabiyeler bırakan mı, kavanoz kavanoz komposto taşıyan mı...
O kadar zenginim ki...
Binlerce teşekkür tüm candan öte arkadaşlarıma, dostlarıma...
Hele kalbime kazınan iki isim var ki; söylemeden geçemem.
17 Mart oğlum doğdu, iki tane de yeni kardeşim oldu. 
Hande ve Arzu. Sizi iki melek olarak gönderdi bana hayatımızın mimarı. Narkozdan uyandım sizi gördüm, ağladım sizi gördüm, güldüm sizi gördüm...Dilerim iyi günlerde ödeşelim, kalbimin dost köşesi sizin. 

Not 2: Gündüzleri güneş olup yolumu aydınlatan, yağmur damlası olup yanağımı ıslatan, geceleri yıldızlardan bana bakıp göz kırpan meleğim, çığ gibi büyüyen hasretinle her zamankinden daha çok aklımdasın, ruhumdasın, kalbimdesin annecim...












31 Aralık 2015 Perşembe

2016 ya Adım Adım...

Karlı, soğuk bir 31 Aralık sabahı, yine bilanço zamanı.
Su gibi akıp giden bir yılı düşünüyorum bugün. 
İyisiyle, kötüsüyle diyorum ama çok şükür hatıramda hep güzel kalacak 2015. 
Bir çok mutluluk yaşadım, kalbim yerine sığmadı. 
Ne mutlu bana ki gözlerim yollarda kalarak beklediğim haberler aldım. 
Kendime, sağa sola notlar yazdım.

Yapmaya çalıştıklarım, başardığım için kendimle gurur duyduklarım, doğrusunu bilip yapamadıklarım, kendime tavsiyelerim...


Mükemmel olmaya çalışma, iyi ol yeter. 
Ve sevdiğin herşeye, herkese vakit ayır, başta da kendine. 
Dünya üzerinde bir cennet yok, cennetini kendin yarat. 
Sürekli sızlayan vicdanının sesini kıs, müziğin sesini aç. 
Önüne büyük hedefler, kocaman projeler koyma. 
İdeallerine değil, paraya değil, malına değil, kalbine güven. 

İş hayatına kendini gereğinden fazla kaptırma, bir mesain olsun kafanda, koltuğunla yaşlanacağını sanma. 
Sorumluluğu olduğu gibi üstüne alma, paylaş yokuşları, görevleri dağıt, her şeyi kendin taşıyamayacağını artık anla. 

Değiştiremediğin, günlerce konuştuğun o konuyu artık konuşma. 
Zaman aşımına uğra, her çay kahve masasına saatlerce meze yapma. 

Kimseyi ama kimseyi kendin gibi sanma. İyi niyetinden de vuracak seni hayat...
Çok şaşırma, hiçbir şeye sakın çok şaşırma, neler gördü bu gözler, neler duydu kulaklar, hem de daha neler duyacak acaba...

Seni üzen, geren, iten kim varsa etrafında, seni en çok yıprattığı yerde bırak onu, bir daha da yanına alma.  

Seni delirten, hayatını zorlaştıran, çıkmaza girdiğin hangi yol varsa, hislerini o yolda bırak, önüne bak öyle gir yeni yıla. 

Geçmişe kızma, geçmişle uğraşma, bugünkü seni o yarattı, bunu hep hatırla. 

Şükret sağlığına, kendi kendine yürüdüğün, merdiven tırmandığın, güneşi selamladığın her bir sabaha, şükret. Hele annen varsa hayatta, şükrünü, sevincini çarp onla. Varlığı bir lütuf, yokluğu kocaman bir yara. 

Küçükken her yeni yıl sana hediye alan annene illa ki ufak bir hediye al, çiçek al, yeni yıla beraber girmenin mutluluğunu anla. Birinin hala çocuğu olabilmenin tadını çıkar, yaşlandığı, geç anladığı için kızma ona, fazla offf'lama, annesiz kaldığın ilk gün pişman olacaksın nasılsa...

Ne olursa olsun en dertli sensin sanma. 
Hayallerine her daim sımsıkı sarıl, bırakma.
Belki en çok istediğin olur bu yıl.
Belki en çok sen mutlu olacaksın.
Her sene birbirinin aynı işte deyip burun kıvırma, kopma hayallerinden. 
Seni mutlu edecek ne varsa düşünmekten uzaklaşma. 

Zorlama hayatı, senin ittirmenle yürüyen her ilişkiden kurtul. 
Sen aramasan aramayacak olanı arama, senin ısrarlarınla yürüyen her arkadaşlığı, her birlikteliği, lüzumsuz her yükü sırtlama. "Mutlaka görüşelim" lere aldanma, mutlaka görüşeceğinle mutlaka görüşüyorsun zaten. 

Aşırı güvenme kendine, sürekli de "asla" deme artık. 
Paraya pula tapma.
Ne şahsın ne padişah, bir garip kulsun unutma. 

Dünyanın en güzel yolculuğundasın, hayattasın!
Hayat en mükemmel ve en kısa yolculuk, hatırla. 
An meselesiyken aldığın nefes, nefesini daraltanlarla, kalbini karartanlarla uğraşma. 
Her işi yetiştirmeye çalışma, her an evini, kendini, saçını, başını toplama. 
Oluruna bırak, dağılsın biraz da, tüm dileklerini zorlama. 
Yorma bu kadar bünyeyi. 
Ne güzel demiş Şems: Olduğu kadar, olmadığı kader...

Ve yardım istemekten utanma. 
En yakınından iste, eşinden iste, ailenden iste, arkadaşından iste. 
Seni dinleyecek ve sana yardım edecek biri illa var etrafında. 

Aman kimseyi yargılama, ayıplama. 
Tam eleştirdiğin yerden sınanacaksın, muhtemelen de sınıfta kalacaksın, bunu tut aklında. 

Bir de aşık ol. Kim olursan ol, kaç yaşında olursan ol, aşık ol. 
Her işini aşkla yap, daha çok gül, kıpır kıpır ol, heyecanın iki kilometre öteden görünsün,utanma. 
Bu dünyayı aşk kurtaracak, yaz bir kenara. 

Zaten aşıksan, daha çok sev, daha çok öp, daha çok özür dile. 
İnciler dökülmüyormuş, aşkınla hiç bir kavganı uzatma, hiç bir sabaha küs uyanma. 

Belki bir meyve verirsin bu yıl. 
Minicik, masum, canından kıymetli altın bir meyve. 
Belki bambaşka, üç kişilik, sımsıkı tutunacağın, seni de büyütecek bir hayat başlar.
İnanamadığın bir güç, ufacık tekmeleriyle iletişim kurar dünyayla. 
Sabırsızlıkla, heyecanla sayarsın her bir günü, umutla. 
Kavuşacağın, ilk iş onu öpeceğin, koklayacağın gün belki bu yıldır. 
Mucizeler yıldız gibi parlatır evini belki. 
Belli mi olur?
Sen iste olur, imkansız kelimesinin üzerini karala, sadece iste, zaman alır ama illa ki olur. 

Yeni, yepyeni bir yıl başlıyor, sağlıkla, huzurla, mutlulukla... 
2016 uğur getirsin istiyorum, iki kişilik çekirdek ailem büyüsün evim bebek koksun istiyorum, sağlığım ve sevdiğim herkesin sağlığı yerinde olsun, böylece hayat bayram olsun istiyorum. 
Sağlık benim en kıymetlimi aldı hayatımdan, bir daha da hep bir farklı döndü dünya. 
O günden beri ne para ne pul ne mal ne mülk... 
Tek gerçek; şükür duygusu. 
Tek gerçek; kalbindeki inanç, tek gerçek; maneviyat. 
Sevdiklerimi sığdırdığım bana özel dünyamda, sadece sağlığımızı bize bağışla Allahım.

Ve göklerden bizi izleyen tüm yıldızlar, sessiz tüm melekler dualarını bizden esirgemesinler. Aklımızda, kalbimizde yaşamaya ve gülümsemeye devam etsinler. 

Not: Ne yılbaşı, ne kar telaşı... Küt küt atıyor kalbim, kıpır kıpır içim, kıpır kıpır...:)

29 Ekim 2015 Perşembe

Cumhuriyet Bayramı


29 EKİM 1923

Gözler Ulu Önder Atatürk’te, kalpler onunla çarpıyor.

Önce akılları, sonra kalpleri fetheden çakmak çakmak gözleriyle geleceğe umutla bakıyor. 

28 Ekim akşamı silah arkadaşlarına "Yarın Cumhuriyet'i ilan edeceğiz.’’ diyor.

Dediğini de yapıyor. Milli birlik ve beraberliğin adını koyuyor: Cumhuriyet.

İmparatora, sultanlara, şahlara, padişahlara elveda deniyor.

Egemenlik kayıtsız şartsız milletin oluyor. 

Halk Cumhuriyet’in ilanını büyük bir coşku ve sevinçle karşılıyor. 

Cumhuriyet, en büyük siyasi devrim olarak altın harflerle tarihe adını bir bayram olarak yazıyor.

Diktatörlük bitiyor, halk kendini temsil eden güvenilir siyasilerle, özgürce, demokrasiyle yola devam ediyor. 

Düşman yurttan gidiyor, sulh, birlik, beraberlik ruhu herkesi daha da bir derinden sarıyor, taa içine alıyor.

Herkes O’na hayran, herkes O’nu seviyor, herkes O’nu örnek alıyor.

Ülke bir, kalpler bütün. 

Her yerde bir bayram havası. 

Kol kola sokakta danslar ediliyor, müthiş bir heyecan…

Komşuluk, saygınlık, paylaşmak, güven, iyi niyet, ne ararsan var. 

Modernleşen bir gündem, çağ atlayan bir toplum, ileri görüşlü bir lider…

Kurtuluş, mutluluk, coşku. 

Daha ne olsun ki?

Gerçek bir bayram…

 

29 EKİM 2015

Cumhuriyetin 92. Yılı kutlanıyor.

Halk hüzünlü, halk öfkeli, halk bi’ haber…

Olanı biteni takip etmekten yorgun bir toprak parçası yurdum.

Hasar büyük, geri dönülmesi çok zor yollara sapılmış, çıkmazlarda kaybolunmuş, çaresiz günler…

Adalet yerle bir, değil komşuna akrabana güvenemediğin bir dönem. 

Devlet paramparça, şehitlerin sayısı artık tutulmuyor, sadece ‘’acıları’’ paylaşılıyor ve ‘’lanetle’’kınanıyor.

Kaça bölünmüşüz belli değil, kalpler bir çarpmıyor, insanların inançları suiistimal ediliyor, yurtta kalıcı tahribat, kanayan yaralar bırakılıyor.

Din ve devlet birbirinden ayrılması gerektiğini unutuyor, herkes ‘’ötekileşiyor’’.

Yaydan çıkmış ok misali, kontrolsüz bir alev topu üzerimize üzerimize geliyor.

O’nu kimse durduramıyor. 

Aklı yitikler O’na hayran, bazıları O’nu hiç sevmiyor, bazıları umursamıyor, saydırıyor da saydırıyor.

Yalan kokan gökyüzünde, körler sağırlar hep birbirini ağırlıyor. 

İyilik kaşıkla sunuluyor, kepçeyle geri alınıyor. 

Kanunsuzluk yanı başımızda, bizimle beraber yürüyor. 

İnim inim inliyor ulus. 

Boynu bükük resimlerin sonu gelmiyor. 

Sürekli analar ağlıyor, sevdalılar ayrılıyor, hep çocuk kalacak yetimler bir tabut başında el sallıyor. 

Ülke yalnızları oynuyor, yabancı basın hayranlıkla bahsettiği ülkeyi topa tutuyor. 

Turistler korkup geri kaçıyor, bilim adamları kendi ülkelerine sığamayıp yurtdışına koşuyor.

Ünlü sanatçılar kendi vatandaşlarının habersiz olduğu başarılarıyla yabancı ülkelerde adlarından söz ettiriyor.

Gençler gitmek istiyor…

Kimse kimsenin değerini bilmiyor.

Eğitim sistemi… Bir dokun, bin ah işit.

Doğru düzgün eğitilemeyen, aydınlanamayan dimağlar geleceğimiz oluyor.

Hoş, doğru düzgün eğitimciler çok mu sanki?

Nerede o başöğretmen? 

Eğitim sisteminde ki tek eksik sanki Arapça, koşarak müfredata giriyor.

Ülkeye sayısız imam gerektiği için her sokağa İmam Hatip Lisesi açılıyor.

Elmayla armutu toplayamayanlar baş oluyor, her bir mertebenin anlamı bir bir boşalıyor. 

Halk korkuyor, halk gergin, her an her yerde başına bir şey gelmesinden endişe ediyor.

Çarşaf gibi listelere canlı bomba deniyor. 

Sokaklar tehlikeli, kalabalıklara hele asla girilmemeli.

Bayramların rengi değişti.

Ülke semt semt bölündü.

Havada keder kokusu, havada yarım kalmışlık, yalnızlık, parçalanmışlık kokusu…

 

Not: Elinde bayrakla gezebildiğin, bayram coşkusu yaşayabildiğin bölgeler belli.

Yine de bir korku.

İnadına çıkmalı, inadına, gururla yürümeli Cumhuriyet için. 

Nice bayramlar kutlanmalı. 

Ve gün yüzüne çıkmalı ülke.

Kasım’ın 2. Gününden itibaren siyah bulutlar dağılmalı.

En güzel cevap sandıkta verilmeli, tatile gitmek için başka fırsatlar değerlendirilmeli.

Biraz yüzü kızarmalı sandığa gidemeyecek kadar meşgul olanın!!!

Cumhuriyet kolay elde edilmedi.

Fazlaca sahip çıkılmalı.

7 Ekim 2015 Çarşamba

Kalbimdesin Annecim

Günler, aylar geçti belki,  yazamıyorum. Neden bilmiyorum, derken bir şey oluyor, geçiyorum bilgisayarın başına. 
Kendimi yine seni yazarken, yine sana yazarken buluyorum..
Zaman ne garip bir olgu, ne anlatılmaz bir kavram.
Koskoca bir sene mi geçti, yoksa bir sene kısacık bir zaman dilimi mi?
1 yıldır dilimden düşüremediğim tek kelime ‘’inanmıyorum’’ oldu. 
Gerçekten inanmıyorum, inanamıyorum.
Gittiğine, artık olmadığına, yeni yaşantımı, yeni hayatımı, yeni duygularımı, yeni ‘’ben’’i görmediğine ya da geleceğe adımları beraber atamadığımıza inanamıyorum. 
Hala elim telefonda, bir haber aldığımda ilk seni aramak istiyorum. 
Sokakta, markette, fırında seninle karşılaşmak istiyorum. 
‘’Anneniz harika bir bayandı’’diyen esnafa bakakalıyorum, geçmiş zamanda kaldığına hala inanamıyorum. 
Arkadaşlarını görüyorum, arkalarından geleceksin sanıyorum, bakıyorum, bir seni göremediğime inanamıyorum. 
Sesini duymak istiyorum, yüzünü görmek istiyorum. 
‘’Ben buradayım, merak etme’’ de istiyorum. 
Ne gittiğine, ne bittiğine, ne yokluğuna alışamadım. 
Acı desen, yok , gitti… Gözyaşı durdu, bitti.
Zamanmış hepsinin tek ilacı, tek merhem yaralara zamanmış.
Zaman bir tek özleme çare olamazmış.
Hasret, seni kavuran tek yangınınmış. 
Gözümü açtığımda karşımda beliren yüzün ve her bir yerim ağrıdığında bana değdirmeni istediğim ellerin bir an olsun çıkmıyor aklımdan.
Babama her baktığımda seni daha çok görüyorum…
Seni hiç o şekilde hatırlamak istemediğim son halin var ya o son halin…
Hepsi ama hepsi aklımda canım annem. 
Unutmak istiyorum, o sessiz, o cılız, o yorgun annemi düşündükçe sana hala kıyamıyorum. 
Seni hep kuaförden yeni çıkmış saçların ve kırmızı rujunla, ışıl ışıl küpelerin ve rengârenk kıyafetlerinle hatırlamak istiyorum. 
Gün gün, saat saat, dakika dakika aklımda yaşadığımız her bir an…
Neler yapmak istemiyorum ki seninle yanımda olsan…
Yokluğunu düşündükçe çocuklaşıyorum, kırtasiyede annesiyle alışveriş yapan çocukları bile kıskanıyorum. Caddede her köşede karşıma çıkan puset, anne ve anneanne üçlüsünü hiç söylemeyeyim bile…
Sanki hayatta olsan parka gidecekmişiz gibi, Göztepe Parkı’na bile nemli gözlerle bakıyorum.
Saatlerce beni salladığın salıncaklara dalıyorum… Ve biliyorum, bir gün aynı salıncaklarda ben de saatlerimi geçireceğim. Bir bankta oturup küçüklüğümü bir film şeridi gibi yeniden o parkta seyredeceğim. 
Bugün 8 Ekim.
Hiç olmaz sandığım ayrılığımızın üzerinden tam bir yıl geçerken ben, geride bir ev dolusu eşya, sayısız albüm,yüzlerce resim ve bir ömür dolusu anı bıraktığın için şükür doluyum. 
Eşyalarını teker teker incelerken, bir insanın hayatına bu derece yakın şahit olabilmenin mutluluğunu yaşadım, neleri sakladığını görünce seni daha iyi anladım, senin çekmecelerinde oyuncaklarımı bulunca daha da çok ağladım. Doğum künyem, karnelerim, gözü oyulmuş bebeğim, bebeklik battaniyem, bana hamileyken giydiğin elbisen… 
Ah anacım, sana daha anlatacak ne kadar çok şeyim var bir bilsen…
Seni hüzünle değil, seni acıyla değil, seni hasretle, dağlara taşlara sığdıramayacağım bir özlemle anıyorum güzel annem. 
Evimin bir köşesindeki en güzel resmim, onun önündeki bir minik melek heykelimsin.  
Kalbimin en dip köşesi, hayatımın mimarı, canımın içi annem… 
Sensizliği iliklerime kadar hissettiğim ve çok üşüdüğüm bu koskoca seneden bana geri kalan tüm güzellikleri de umarım görmüş, sevinmiştir. 
Senin duaların sayesinde açılan tüm yollar, yeniden yazılmaya başlanan tüm sayfalar sanki senden bana kalan armağanlar.
Biliyorum ki görüyorsun, seni göremeyen, mahrum kalan benim.
Gör ve benim için mutlu ol. 
Gör ve benim için dua et.
Gör ve beni koruyup kollamaktan hiç vazgeçme.
Çünkü sen benim annemsin, sen benim kalbimin ilk attığı yersin. 


13 Temmuz 2015 Pazartesi

Kadir Gecesi



Yeryüzünün efendisinin "yok mu benden bir şey dileyen" diye dua edenlere daha da yaklaştığı bir gece...
Hem de tüm insanlar için, tüm insanlık için...
İyi niyetin, temiz kalbin, duanın ve istemenin dininin olmayacağını bildik hep. 
İnsan her dilde insan, her dinde insan. İngilizcesi, yunancası, arapçası olmaz kalbin.
Dua her dilde ulaşır yaradana.

Hayatım boyunca annemin çok şanslı, çok kısmetli olduğunu düşündüğü insanlar için "kadir gecesi doğmuş herhalde" dediğini hatırlarım. 

Dağları, taşları, böcekleri, kuşları, minicik bir noktayken bizi yaratan güç, umutsuz, inançsız ve mutsuz yaşayanları sevmez. 

Tüm dertlerin ardında saklı mucizeler var, karanlıkların ardında ışık var, ses var, görüntü var, iyilik var, aşk var, marifet görebilmekte...

İşte böyle günler, böyle geceler bu ışığın bizlere daha çok sokulduğu, daha parlak yansıdığı günler. 

Ne var ne yok diye öylesine telefonda konuştuğum canımın içi bir kız arkadaşım aniden ağlamaya başladı bugün. 
Taa uzaktan da olsa gözyaşını silmek istedim. "Bugün kandil, daha çok iste, daha çok dua et" dedim.

Bir şeyler yolunda gitmiyormuş, istediği olmuyor, hayat bu ara çokça zorluyormuş... Hepimize olan şey bu, ama o kadar iyi bir insan ki, o kadar pamuk prenses bir kız ki, onun dileklerinin olmama ihtimali yok, inanıyorum.
Sadece planlarında ufak bir zamanlama hatası olmuş, olabilir, eminim onun hayrına sonuçlanacak. 

Herkesin hayatı böyle değil mi zaten? Biz hep şeytanı güldüren planlar yaparak yaşamaya devam ediyor, olmadığında da hayal kırıklığı içerisinde yaşıyoruz. 

Olmuyorsa var bir sebebi. Kesin var.
Hayrını görmeye çalışmak lazım, kendini eğitmek, ehlileştirmek lazım. 
Allah herşeyi iyilik için yapar. 
Aksi mümkün mü?

Ne olursa olsun istemekten, çok istemekten, dilemekten vazgeçmemeli insan. 
Bir duan varsa bir duyan da var ne güzel bir söz. 

Kalbinde merhamet barındıran, dünyaya gülerek bakan herkesin dilekleri eninde sonunda gerçekleşiyor. 
İçi içini yiyerek hep bardağın boş tarafını gören, haset, ara bozucu, kem gözlü, taş kalpli kimseninde yolu düz olmaz, olmayacak. 
Hayat ona hep yokuş, hep...

Tek çıkar yol bu, iyi insan olmak. 
İyi olmayı öğrenmek, iyi insan yetiştirmek, iyilik yapmayı hayat felsefesi edinmek, daha ne kadar iyi olabilirim diye sınırlarını zorlamak. 

O zaman ardına kadar açılacak tüm kapılar. 
Ben böyle inanıyorum. Oluyor da. 
Karanlıkların ardından yeni umutlar doğuyor. Kendi hayatımı izlerken buluyorum kendimi.
Dibe vurduğumu düşündüğüm her an yeni doğan güneş evime doğdu, içimi ısıttı, gözümü aldı.

Diliyorum, hep ama hep güzel şeyler için dua ediyorum. Bir an bile olsa umutsuzluğa yer vermiyorum. Olumsuz diye adlandırdığım bir konu bile hayırlara vesile oluyor. 
Kalbimi büyütmek benim derdim. 
Ne kadar büyütürsem o kadar çok sevdiğim sığacak içine. 

Yine yeniden kendi dilimde dualar edeceğim, kadir gecesi herkesi duyan Allah'a bana ve sevdiklerime sağlık ve hastane yollarından uzak bir ömür vermesini dileyeceğim. 

Çıkacağım tüm yolların dikensiz, engelsiz ve su gibi akan yollar olmasını dileyeceğim. 

Dileyeceğim de dileyeceğim işte. 

Siz de dileyin. 
Sen de dile. 
Hepsi kabul olsun. 

Hayırlı kandiller olsun...



21 Haziran 2015 Pazar

En Baba Adamlar

"Adam" dediğinde gözünde canlanan ilk insan

Gözyaşlarında, tüm hayat çizgilerinde, seçtiğin tüm yollarda, dilinde, ruhunda, yüzünde kendinden bir parça gördüğün adam. 

Annenin elele gezdiği, bir yastıkta hayatı paylaştığı, aşık olduğu adam. 

En yakının, ilk arkadaşın, ihtiyarlanan delikanlın, sorun çözenin, dert dinleyenin, akıl verenin, bazen de uzun, sessiz, derin bakanın.

Baba olmak için kocaman bir kalp, cesur bir yürek gerekirmiş. 
Çünkü bu çocukların istekleri, dertleri, tasaları, meşguliyetleri, sözleri bitmezmiş. 

Her kız ilk babasına vurulurmuş, kapı kapı gezer, babasına en benzeyen durakta soluklanmak istermiş, şikayet ettiği ne kadar huyu varsa onlara alışır, onun gölgesini ararmış.

Her erkek ilk babasına tutulurmuş, onun gibi güçlü, onun gibi kahraman olmak ister, sonra da onu ne kadar sevse de hayatı boyunca babasıyla kapışır, onu kopyalar, istemeden yarışırmış. 

Her evlat aslında babasını çok severmiş. Ve her baba 9 ay ve bir ömür kalbinde büyütürmüş sevgisini. 

Gölgesinde soluklandığın, sessizliğiyle konuşan, her daim ayakta, dimdik duran adam.

Baban...

Hayatında seni tatile ilk götüren, ilk kez denize sokan, bir ömür sırtında taşıyan, yüzlerce resmini çeken, ilk arkadaşın.

Baban...

Yokluğu bir dert, varlığı sihirli bir armağan. 
"Baba" bir sofra düzeni, bir yaşam biçimi, bir anlayış, ailenin dengesi, evin en gür sesi, her konunun "son kararı". 
O gidince devrilirmiş ulu çınarlar, çökermiş üstüne tüm duvarlar. Sessizleşirmiş ardından baka kalan tüm çocuklar. 

"Sizin hiç babanız öldü mü? 
Benim bir kere öldü kör oldum 
Yıkadılar aldılar götürdüler 
Babamdan ummazdım bunu kör oldum." 

Der Cemal Süreya. 


Babasını kaybeden herkesin tüyleri diken diken olur, gözleri dolar, boğazında bir yumru... Kiminin hasreti, kiminin özlemi, kiminin tek eksiği "baba". Fena, çok fena.

Babası hayatta olanlar bir kez daha "çok şükür" eder bugün. 
Varlığına, sağlığına, aklına, nefesine, yaşına çok şükür eder, yakınına sokulur. 

Hele hele geriye kalan tek oysa...

Babalar, iyi ki varlar...

Tüm "baba" adamların günü olsun bugün, çoktan baba olanların, olmak için can atanların...

Not: Bir bebek doğar, cesur bir yürekte çiçek açar, bebekle beraber bir "baba" doğar. Umuyorum yeni, yepyeni babalar doğacak önümüzdeki günlerde💙

10 Haziran 2015 Çarşamba

Eğitim Şart

Hafta sonu yayınlanan Ayşe Arman röportajı baya ses getirdi.Taze fikirli ve mantıklı bir eğitim bilimci olan Özgür Bolat’la çocuklara nasıl yaklaşmalıyız temalı bir sohbet okuduk.

Küçük çocuğu olan aileler, bilinçli çocuk büyütmek isteyen ve kendini geliştirmek isteyen veliler ve bir sürü öğretmen arkadaşım bu söyleşiyi okumuş, facebook sayfalarında da paylaşmış.

Bende bayılarak okudum, her bir satırına da yürekten katıldım.

Önce kulağa biraz katı geliyor söyledikleri…

‘’Aferin, çizdiğin resmi beğendim’’ demeyin…

‘’Sen yemek yemezsen ben üzülürüm’’ demeyin…

‘’Başarılı oğlum benim, güzel kızım benim, aferin benim prensesim’’ vs demeyin…

Kısaca çocuğunuzu gaza getirmeyin diyor.

Gaza gelen çocuk duvara da toslayabilir, çok başarılı da olabilir.

Ama her çok başarılı insan çok mutlu insan mıdır?

İşte bütün mesele bu…

Bana hep ‘’çocuğun olsun göreceğiz seni de’’ diyenler var. Doğru, hatta amin ne diyim

Ama zaten bende ‘’en iyi eğitimci benim dolayısıyla en iyi anne de ben olacağım’’ demiyorum.

Sadece gözlemliyorum, hangi tip aileler başarılı ve mutlu oluyor hangi aileler saçını başını yolmaya devam ediyor, onu inceliyorum.

Bu arada Özgür Bey’in de bir çocuğu yok ama çok mantıklı bir yanıtı var bu çıkışa:

‘’Çocuğum yok ama ben de çocuk oldum!’’

Etrafım çocuk dolu, hem öğretmen olduğum için, hem etrafımda ki en yakın arkadaşlarım öğretmen olduğu için her ne kadar ‘’okul hakkında konuşmuyoruz arkadaşlar hava güzel hadi ne yiyoruz’’ desek te belirli bir dakikadan sonra herkes ya kendi çocuğunu ya da okulda gözlemlediklerini anlatmaya başlıyor.

Bence aydınlanma yerine aydınlanamama yaşanıyor büyük bir kesimde, o net.

Eskiden öğrenciler yarışırdı, şimdi veliler…

Eskiden bir hobisi olsun istenirdi, şimdi ömrü hobiyle dolsun…

Hem el becerisi olsun, hem enstrüman çalsın, hem spor yapsın, hem sağlıklı beslensin, hem güzel uyusun, hem 3 yabancı dil konuşsun, hem esprili, hem zeki hem duygusal olsun.

Bir de mutlu olsun tabii, o da var…

Biz milletçe çok korumacı bir yapıya sahip olduğumuz için daha ana rahmine düşen bebeği yavrum diye pamuklara sarıyoruz ve üzerine toz bile gelmesin istiyoruz.

Bir kere hepsi zaten ya prens ya prenses…

Normal bebek doğuran yok.

Düşünün ben daha doğmamış yavrumun tacını koluma dövme yaptırdım, kararlıyım bende mutlaka prens ya da prenses doğuracağım:)))

Çünkü bizler de kral ve kraliçeyiz.

Hem sistemi, hem geldiğimiz noktayı hem de kendimi eleştiriyorum tabii ki.

Her Avrupa seyahatimde etrafta gezen pusetlileri, bebeklileri ya da çocukları incelerim.

Küçücük çocuklar, bir büyük abisinin elinden tutup (abi dediğim 2 yaş büyük) karşıdan karşıya geçiyorlar, bebekler bile kendi kendilerini oyalıyorlar. Aç olan yiyor, yemeyen yemiyor.

Kimse zayıflıktan ya da açlıktan ölmüyor. Yerde emeklemek serbest.

Bizim pusetlerin içinde yatan minikler lahana bebek gibi giydirilmiş ve aman ağlamasın, düşmesin, üşümesin, sinek konmasın, korna çalmasın, ışık yanmasın, kimse bağırmasın, güneş gelmesin, rüzgâr esmesin…

Ama hayat bu kadar kusursuz ve mükemmel değil ki, her an konfor olamaz ki…

O kadar aileye bağımlı büyüyor ki çocuklar, 10 yaşında hala ayakkabısını eğilip bağlayamayanlar var, ya da bağlamayanlar diyelim.

Anne ortada yoksa yemeğini yiyemeyen…

Ailesini çok özlediği ve ağladığı için okuldan geri alınan…

Oyuncağını paylaştığı için sinir krizi geçiren…

(Özgür Bey çocuğun oyuncağını paylaşmama hakkı var diyor, çünkü biz de her eşyamızı paylaşmaktan hoşlanmazmışız ama ben oyun anında ortaya konulan her şeyin ortak kullanıma açık olduğunu düşünüyorum, o yüzden öğretmenler odasında masasısın altında minik bir buzdolabıyla yaşayan tek insanım, ama her isteyen dolabıma eşyasını koyabilir, var olan mevcut yiyecek içeceklerimden de alabilir, afiyet olsun)

Çocuklara geri gelecek olursak;

Hepsinden boyundan büyük beceriler bekleniyor…

Misal; bir maket yarışması.

Çocuk 1 metre, getirdiği 3 boyutlu maket 1,5 metre.

Şimdi bunu kendi mi yaptı?

Yoksa mahallede ki İsmet Usta’mı? Ama işin ucunda ödül var,birinci olmak var, Ipad var, vs … Sanki evlerinde ipad yok gibi en büyük maketi getirmek için çocuk kendini, anneler babaları, babalar kendini paralıyor. Neden? Çünkü yeni sistem bunu emrediyor.

Yeni yetiştirme tarzlarından biri de her şey için çocuklara ‘’teşekkür etmek’. Neden çözemiyorum?

Kendi yaş gurubuna göre gayet normal olan şeyleri yapıyor ve karşılığında annesi, öğretmeni herkes teşekkür ediyor.

Merdivenin pervazını tutar mısın? Tuttu, teşekkür ederim.

Ödevini getirdin mi? Getirdi, teşekkür ederim.

Banyo yapman gerekiyor. Yaptı, teşekkür ederim.

Bu çocuk sınıfa gelince tarihi söylemek için parmağını kaldırsa öğretmenden onay ve teşekkür bekliyor. Etmezsen de bozulur, kıyamıyorsun da, gönlünü alacaksın.

Her anne önce kendi çocuğunu ezberlemeli değil mi? Ama görmek istediği gibi değil, olduğu gibi.

Kabul et arkadaşım, çocuk senin, defosu da var, övgüsü de var bunun.

Sürpriz yumurta gibi bir şey, ne çıkacağını bilemiyorsun sadece sağlıklı olmasını diliyorsun.

Müthiş hareketli, düzen bozan, düz duvara tırmanan çocuğu var mesela; ‘’ona sevgiyle yaklaşın’’ diyor anne.

Henüz çevremde hiçbir öğretmenin zaten tersi bir duyguyla çocuğa yaklaştığını görmedim.

Çocuk sevmeyen bu işi bıraksın zaten. Ama hepsini de bir annenin sevdiği kadar çok ve sınırsız sevemezsin ki. Sınıf kuralları var, toplum kuralları var, aidiyet duygusu var,arkadaşına saygı, büyüğüne sevgi, güven, inanç var, bunları da öğretmek lazım.

‘’Benim çocuğum yapmaz’’cılar var bir de… Neden yapmaz? İnsan değil mi? Her insan gibi hata yapamaz mı? Bunu kabul edip, olumsuz davranışı düzeltmesine yardım olmak varken, reddetmek niye?

Aileye bağımlı çocuklar yetişiyor hala 21. Yüzyılda.

Bu uç bir örnek kabul ama liseye geçene kadar her gün bıkmadan usanmadan çocuğunu okula kendi eliyle getirip bahçede çıkış zilini bekleyen anne babalar gördüm. Neymiş, geç anne olmuş, çok kıymetliymiş. Çocuğun psikolojisini düşünebiliyor musunuz? Kendini pırlanta zannediyor, hayatı da cam fanus. Her teneffüste, her başı sıkıştığında arkasında anne baba hazır. Ağlayamıyor bile, anne elde mendil hazır beklemede…

Aynı çocuk liseye geçince her öğrenci gibi bir kere kopya çekti, aman Allah’ım, anne baba perişan, zannedersin çocuküniversite sınav sorularını çalıp sattı.

Şahsen ben kendi kendine bir tehlikeye kalkıştığı için ve cesaretinden ötürü memnun oldum ama tabii öğrenciye ‘’çok mutluyum kopya çektiğin için, helal olsun’’ demez hiçbir öğretmen o ayrı.

 

 

 

Öğretmeni bağırmış, arkadaşıyla kavga etmiş ya da sınavdan düşük not almış…  Sonuç: Üzülmüş!

‘’Üzülsün’’ diyor eğitim bilimcimiz.

Kavgasını da kendi çözsün, öğretmeniyle de kendisi uzlaşsın, notunu ne yapacağına da kendisi karar versin. Üzülsün ki sevinmenin, ağlasın ki gülmenin kıymetini bilsin. Hayatın gerçeklerini üniversiteden mezun olunca ve para kazanmaya başlayınca anlamanın bir lüzumu yok artık.

Ağaç yaşken eğilir belki de en güzel atasözü.

Özgür Bey’e gelecek olursak, Türkiye 56. olduğunda babası ‘’canın sağ olsun’’ demiş.

Bu arada kendisi rüyalara konu olan okullardan mezun; Boğaziçi, Harvard ve Cambridge…

Üçünü yan yana yazarken bile heyecanlandım, o nasıl karşıladı acaba kendi başarılarını?

Babası sebebi olmuş onca hırsının…

Görüntüde baba başarılı olmuş, hedefine ulaşmış ancak buderece başarılı okullarda okuduğu için onu ittiren babasına çok hak verdiği söylenemez.

Çünkü en depresif ve başarı takıntılı insanların Harvard’da okuduğunu ve yine hayatta hiç bir şeyin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını söylüyor. Ne kadar doğru…

O yüzden yazıyı ilgiyle okudum, keyifle okudum, acaba ben nasıl bir ebeveyn olurum diye düşüncelerle okudum.

Bilmiyorum, nasip olursa görürüz, yine yazarım uzun uzun, fikir sorarım, öğrenirim, deneyimlerim.

Bu yazı tamamen genel bir yazıdır, okudum, esinlendim ben de paylaşmak istedim.

Etrafımda çocuğunu ideal bir şekilde yetiştirdiğini gördüğüm nice arkadaşım ve tanıdık velim de var.

Bilinçli anne babalar çoğalıyor.

Ne mutlu tabii…

Darısı başıma:))))

Saygılar efendim…

 

Not: Evet yeni nesil çocuklar bir hoş, veliler ayrı hoş…

Ama yeni eğitim sistemi ve okul ücretleri de ayrıca çok hoş, onu da farkındayız…

Allah tüm çocuk okutan ailelere hayırlı işler bol kazançlar ve sağlık versin, çocuklarının mutluluklarını paylaşmayı, üzüntülerini çözmek için de onlara yol gösterebilmeyi nasip etsin.