16 Aralık 2014 Salı

Hanukah

Işıklar Bayramı

Şimdi her evde bir melodi...

Kimisinin ağzından bal damlayacak tatlı bir şarkı gibi duasını okurken,
Kimisinin duası boğazında düğümlenecek, gözlerini yanan mumlara dikerken.
Biraz daha az tatlı geçecek...
Yine de şükredilecek.
Hala sahip olduğu tüm değerlere, ailesindeki her bir bireyin varlığına ayrı ayrı şükredilecek.

Aileden bir can damarı kopmuşsa eğer, yakılan ilk mum acıtacak biraz...

Canım benim, canım, canım, canım,canım...
Bu gece duamızda bir ses eksik, bir sen eksik.
Kaç mum gerek senin ardından bıraktığın karanlığı aydınlatmaya bilmiyorum.
Senin gölgenle bile aydınlanan dünyamıza bu gece kaç mum gerek acaba?

Evimizin en parlak ışığı, güneşi, neşesi, sönmeyecek mumu, tüm dualarımız sana gelsin. 

Dünyamızı aydınlatacak sekiz gecelik mumlarımız;

Aileleri
Sofraları
Bereketi
Duaları
Umutları
Karanlıkta kalan fikirleri
İçinden çıkamadığımız durumları
Uyku kaçıran tüm sorunları
Gözyaşlarını
Kalp kırıklıklarını 
Yürek sıkışıklıklarını
Unutulsa da olur denilen her anı da aydınlatsın


Gerçekleşsin diye can atılan tüm hayalleri
Gülen yüzleri
Yeni başlangıçları
Bütün "çok şükür"leri 
Yeni doğan her bir günü
Uğurlanan iyi, kötü her geceyi 
Yeni keşfedilecek yılları
İlk kez görülecek yolları
Eli karnında bekleyen tüm hamileleri
İlk hanuka gecesini yaşayan bebekleri
Geleceğe emanet büyüyen tüm çocukları
Hastanede sevdiğinin başında bekleyen sabır küplerini
Hayat mücadelesinden hiç yılmayanları
Sonsuzluğa uğurlanan tüm melekleri
Akıldan çıkmayan, kalbe kazınan güzel anıları
Ve ruhu özlemle yanan her bir kulu da aydınlatsın.

Şimdi yine bir bayram. 
Bence dualar daha bir hızla ulaşıyor malum adrese. 
Çok istersek olur. 
Vazgeçmeden, temiz kalple, yorulmadan, oflamadan dilediğimiz herşey olabilir. 
Ben dilemekten yorulmam, bıkmam.
Herşeye rağmen umut doluyum, ufacık ışıklarla kazıya kazıya çıkacağız aydınlıklara.

Yollarımız hep berrak olsun, mumlarımızın ışığı sadece bizlere değil herkese ulaşsın, yaydığı sıcaklık üşüyen buza yatmış tüm kalpleri ısıtsın. 

Ve yine yeniden, Hanukah Bayramı'mız kutlu olsun ve Allah her seneye nasip etsin demekten başka birşey kalmıyor geriye...



14 Aralık 2014 Pazar

1 Yaşında

Tam bir yıl olmuş bloğumu açalı. 
Bugün "Kalemimden Düşenler'in birinci yaş günü
Nereden nereye...
Ağır misafir gibi, ağır bir yıldı.
Fonda hep koyu tonlar hakimken, bana ilaç gibi geldi yazı yazmak. 
Sevinç yazdım, gözyaşı yazdım, kalp sıkışması yazdım, heyecan yazdım...
Umut, dua, dilek, bayram, seyran, aşk, ayrılık, kavuşma, tatil, hastalık, kayıp, kazanç, komedi, dostluk, aile... 
Ne varsa kalbimde, gözümü kapattığım an canlanan herşeyi yazdım. 
Hiç bu derece geniş bir kitleye hitap edeceğimi de düşünmeden yazdım. 
Kendi kendime işte, eğlencesine başladı herşey. 
Sonra bir anda işin rengi değişti, internet inanılmaz hızlı bir etki, şaştım kaldım.
Gazete köşelerinde ismimi, yazılarımı gördüm, dünyalar benim oldu. 
Tanımadığım sayısız insanla tanıştım, "beni nereden buldular acaba" diye sorguladığım, değişik ülkelerden okuyucularla yazıştım, "yazılarınızı okuyoruz sizi çok seviyoruz" mesajlarıyla içim ısındı, okuduğum uzun uzun satırlara inanamadım. 
Benimle dertlerini, isteklerini, hayallerini, hayalkırıklıklarını, amaçlarını, inançlarını paylaşanlar oldu. 
Aynı benim paylaştığım gibi...
Bana hayatını yazanlar oldu, beni hiç tanımadan benim için dua edenler, bana güzellikler dileyenler oldu. 
Harika bir duygu bu. 
Çok mutlu oldum.

Yazmaya başladığım günden beri bir destek ses korosu duyuyorum.  
"Hadi artık kitap yaz" diyenlerin sesleri yükseliyor. 
Ben de istemez miyim? 
Bu benim hayalim. 
Düşünsene, kitapçıda raflarda benim kitabım... 
Bir de "en çok satanlar" listesinde mesela...
İmza günü filan yapıyoruz, çok havalıyım. 
Hayal işte, benim hayalim. 
Gerçekleşmesi imkansız bir hayal değil biliyorum. 
Hayata gelmesi mümkün olmayan hayaller kurmuyorum artık. 
Sonra, olmayan tüm hayallerimin altında eziliyorum çünkü. 
Olabilecek, mümkün olan şeyleri dilemeyi daha çok seviyorum. 
Bir kitap dolusu yazı biriktirebilmek gibi...
Ama daha var, kendimi buna hazır hissetmem lazım. 
Kitap bambaşka birşey bence. 
Laf olsun diye olmasın. 
Ben şu an bloğumla mutluyum. 
Lilikam.com'u seviyorum. 
Günlüğüm gibi, açıp açıp okuyorum. Kendi cümlelerime, kendi dünyama bakıyorum. İlk günden beri çıktığım yol buydu ve yolum hiç değişmedi. 
"Bu Benim Dünyam" 

Dünyamı seviyorum, bana yetiyor en azından. 
Yüzümü güldüren herşeye ve herkese hayranım. 
Hayat paylaşınca güzel, tek sloganım bu. 
Saklı gizli kalan ne acı, tam bir acı...
Ne sevgi, tam bir sevgi...

Söylemek güzel.
Paylaşmak güzel.
Anlamaya çalışmak güzel.

Beni her an destekleyen ve "yazamıyorum galiba artık" dediğimde bile arkamdan ittiren ailem, dostlarım, iyi ki varsınız. 

Son bir senede tanıştığım, bloğum sayesinde hayatıma giren güzel yürekli herkes, iyi ki varsınız.

"Yaz yaz yeter ki sen yaz da biz okuruz" diyen satırlar sayesinde motivasyonumu kaybettiğim her an yeniden başlıyorum. 

Neden yazmaya başladığımı, nerede yazılar yazdığımı ve bloğumun yaşı kadar olan senede yaşananları düşünüp yazı yazmayı bir ömür boyu bırakmamam gerektiğini hatırlıyorum. 
Kalemimden daha neler düşecek acaba , ben de merakla bekliyorum. 
Hayat insana her an gülmüyor biliyorum ama bir denge, bir düzen varsa bu yaratılışta, kafamıza düşen o koca saksıdan sonra bir güzellikte doğacaktır inanıyorum. 
Her limondan limonata yapalım, hepimiz pollyanna'yız edebiyatına karınlar tok evet, kabul ama hayat inandığın kadar derin, yaşamayı bildiğin kadar uzun ve sana herşeyi öğretebilecek kadar bilge, olgun, fedakar...

Tadını çıkarmak lazım.
İşte böyle... 
Yani yola devam. 

Blog sayfam 1 yaşında. 
Benim de bebeğim bu...
İyi ki doğduuunnn lilikaaammm:)))










8 Aralık 2014 Pazartesi

Bir "Aralık" Akşamı

Gebedir yeni başlangıçlar. 
Heyecanlara, meraklara gebedir. 
Sorulara, soranlara, korkulara gebedir. 
Biraz yalnızlıklara, biraz sessizliklere gebedir.
Ne olacak, nasıl olacak, bakalım, hayırlısı, tüm bu klişelere gebedir. 

Yeni bir bebek mesela. 
Normal mi doğacak, kaç kilo çıkacak? 
Sana mı bana mı kime benzeyecek? 
Burnu sana, huyu bana benzer mi acaba? 
Adını ne koyalım? 
İsmiyle yaşasın diye yüz fikir, hadi düşün dur. 
Büyüyünce ne iş yapacak dersin? 
Öpe öpe bir çırpıda yersin. 
En çok ne sever ki, ne yer ne içer ki? 
Niye bu kadar ağlıyor?
Hep bir merak hep bir heyecan.

Yeni bir hayat mesela. 
Yolunu tam tersine çevirdiğin bir karar almışsın. 
Keskin bir "U" dönüşü.
Bavulun kapıda.
Cesursun, yeniliklere dalmışsın. 
Artık o yok. 
O da yok, sana onu hatırlatan diğerleri de...
O şehir de yok belki. 
O şarkı da yok. 
O ses te...

Yeni bir gökyüzü, yeni bir bulut...
Yeni bir duruş, yeni dokunuş, yeni bir sen.
Bir heyecan, bir merak...

Yeni bir iş mesela. 
Eskiye benziyor sanıyorsun ama pek benzemiyor. 
Günaydınların farklı, masan, sandalyen...
"Çay nereden alınıyor, buraya oturabilir miyim, çok teşekkür ederim, ben de memnun oldum".
Yeni cümleler, yeni sorular, yeni suretler, yeni sohbetler, yeni hikayeler yazılıyor yeni çatılarda.
Yine bir sen, yeni bir sen. 
Yine meraklı sen, yine heyecanlı sen. 

Yeni bir ev mesela.
Huzur nereden doğuyor, dertler nereden batıyor bu evde? 
En yakın market hangisi? 
Bir elektrikçi mi çağırsak? 
Balkonda keyif yapılıyor mu, komşular genç mi yaşlı mı? 
Bu perde buraya uymuş mu? 
Neler yaşanacak bu evde bakalım?
Dile gelen duvarlar yine sen yokken arkandan ne konuşacak? 
Romantik komedi mi, dram mı macera mı? 
Bu sefer hangi filmsin? 
Hep bir merak, hep bir heyecan.

Yeni bir aşk mesela. 
Yeni, yepyeni bir kalp. 
Yepyeni bir ödül belki bu sana. 
Sarıl, sımsıkı sarıl, sahip çık diye, kıymet bil diye, yeni bir beyaz sayfa belki...
Öpmek istiyorsun, yerinde duramıyorsun, sürekli gözünün önünde yüzü, özlüyorsun, çok özlüyorsun.
Sağdan sola, yukarıdan aşağıya heyecan dalgasına kapılmışsın.
Öyle mi durayım böyle mi durayım, sağ profilim daha iyi galiba şöyle geçeyim, elimi nereye koyayım? 
Peki bu sefer ne giysem ne sürsem?
Çekici mi olayım, sade mi, havalı mı? 
Kafa karıştı yine bir anda. 
Aradı mı? Ne dedi?
Aramadı mı? Niye aramadı? 
Kızardığımı anladı mı acaba? 
Hangi kitapsın sen? 
Kaç sayfa senin hikayen? 
Huzur mu senin adın, güven mi, coşku mu, sabır mı? 
Daha çok anlat, duyur sesini, belki de hiç susmamanı istiyordur.
Taze bir kaşifin ilk durağısın belki.
Küçüklükten beri en sevdiğimiz oyun zaten: "kim, kiminle, nerede, nasıl, ne yapmış?"
Hayata "yaşıyorum" demenin en güzel göstergesi bu duygular olabilir mi acaba?
Merak ve hep bir heyecan. 

Ve gülen gözler...
Ve mutlu yüzler...
Ve çarpan kalpler...
Ve kavuşan eller...

Ne yaz gelsin istersin 
Ne kış...
Zaman dursun istersin ya bazen. 
Tam ortasında hayatın,

Uçmasın
Akmasın
Kaçmasın
Bitmesin
Dursun

Acı hızlı geçsin
Huzur uzun sürsün
Keder bitsin
Mutluluk üstümüze koşsun
Güneş biraz yüzünü bize de dönsün
Artık dönsün
Lütfen artık yaa lütfen dönsün
Kış uykusundan uyanalım
Fazlalıklardan kurtulalım
Eksikleri dolduralım
Kalbimizi dinleyelim
Birinin ruhuna dokunalım
Duymak için can attıklarını söyleyelim
Hayatın sunduklarının kıymetini bilelim
Doldurulamayacak olan boşluklara da alışalım artık, alışalım...




















23 Kasım 2014 Pazar

İyi ki Öğretmenim


Bu hayatta denemeden bilemezsin dedikleri bu olsa gerek.
Dokuz yıldır öğretmenim, ‘’ben hayatta o kadar miniklerle çalışamam, yapamam’’  demişimdir, en az yüz kez.
Genelde hep lise öğrencileriyle çalıştım. Nedense benim boyum uzun olduğu için liselilerle daha çok anlaşacağımı düşündüm. Kendi kendime unvan yarattım.
‘’Ben lise öğretmeniyim.’’
Ama şimdi 1. Sınıfa hayatında hiç girmemiş, 5- 10 yaş arası öğrencilerle hiç çalışmamış bir öğretmenin tam olarak öğretmenliğin tadına varamayacağını düşünüyorum.
Çocuk enerjisiyle güne uyanmak, bu derece büyük saflıkların var olduğunu görmek ve not kaygısı olmadan karşılıksız sevmek…
Sabrımın çay kaşığı kadar kaldığı bir an hepsi düşmüş dişleriyle gülüyorlar.
Ne yapacağımı bilemediğim bir haldeyim, kalbim bin parça mesela, ‘’sen üzgün olduğunda kalbim ağrıyor’’ diyor, öperek parçalarımı birleştiriyorlar.
Yoklama almaya çalışıyorum, arkadan aniden biri geliyor, sarılıyor, ‘’bugün güzel olmuşsun’’ diyor.
Oturun diyorum hepsi ayağa kalkıyor, oturmayın diyorum hepsi oturuyor.
Gözlerinde sadece sevgi var, saf bir sevgi ve merak. Mercek altındasın, önce  bir tepeden tırnağa süzüyorlar.
Zamanla  dinlemeye başlıyorlar, başta yönerge almıyorlar, ben yaparsam yapıyorlar, bildiğin rol modelsin, seni örnek alıyorlar.
Defterime bir not yazmaya çalışıyorum, yanımdan geçerken bir tanesi saçımı okşuyor, kolyemi çekiyor.
‘’Ne güzel kokuyorsun…’’ diyor.
Öbürü beni sınıfta bir saniye göremediği için ‘’sen gittin sandım’’ deyip boncuk boncuk ağlıyor.
Her şey çok ani oluyor.
Aniden uykusu geliyor, aniden gülmesi geliyor, aniden çişgeliyor, aniden acıkılıyor, susuyor, ayağa kalkıyor, aniden ağlıyor, aniden küsüyor, aniden barışıyor.
İnsan önce hangisine bakacağını şaşırıyor. Hepsi mi güzel olur, anlayamıyorum. Ya da hepsi benim diye mi bana güzel görünüyorlar, onu da bilmiyorum. Masallar diyarından gelmiş gibiler, rengârenkler, çok ama çok şekerler. Sabah geldiklerinde arkadan bakınca yürüyen çantaları görüyorsun sadece, öğlen de yürüyen tepsiler. Minicikler ama  ne giyeceklerini de ne yiyeceklerini de gayet güzel seçiyorlar, yemek yerken sohbet ediyorlar, okul dedikodusu yapıyorlar, eğleniyorlar. Anlatacak hikayeleri hiç bitmiyor, hayal dünyaları kimsenin olamayacağı kadar geniş.
 
Koridorda görüyorum, el sallıyor: ‘’Merhaba Fransızca Öğretmeni’’ diyor, yine tabi dişlerin dörtte üçü eksik, gülmem geliyor.
‘’Dur bakıyım kıyafetine çok yakışıklı olmuşsun’’ diyorum, ‘’tutma beni şimdi kakam var’’ diyor.
Adamın kakası var, bu kadar basit. Sen daha bahaneler uydur tuvalete gitmek için.
‘’Ben bir lavaboya gideceğim, bir telefon görüşmesi yapacağım’’ diye kırıl incelikten, ama çocuk kalbi, dümdüz, saf, direk doğruyu söylüyor. Zamanla öğreniyor toplum kurallarını, dan diye ne söyleneceğini ne söylenmeyeceğini... İçinde hiç kötülük yok ki; ‘’ayıp’’ hayatına henüz yeni yeni giriyor,
Kafaları çok karışık, çok meşguller, boya yapıyorlar… Renklerin arasında kayboluyorlar, hepsinin bir hikayesi var. Bakmayın boylarına, yaşanmışlıkları, ''nerden biliyor ya bunları'' diye adamı şaşırtacak kadar çok tecrübeleri var.
Ve en güzel kısmı da üretime çabuk geçmeleri. Öğrenip öğrenmediğini anlaman için ağzından kerpetenle laf çekmene gerek yok. Yanlarından geçerken duyduğum tek bir fransızca kelime beni eritiyor, bitiriyor. İşte budur diyorum, öğrenmiş diyorum, müthiş bir tatmin, tarifsiz bir haz. Gözünün önünde büyüyor, sanki sen heykeltraşsın ve seninle birlikte şekilleniyor.
Küçücük dünyasında kocaman sorular ve sorunlarla boğuşuyor. Senin için son derece basit bir soru; onun hayatı kadar önemli o an.
‘’Bu sayfayı dosyanıza koyun tamam mı?’’ sorusuna gelen geri sorularla seni mest ediyorlar.
-
Bu dosyaya mı?
-
Bu kağıdı mı?
-
Şimdi mi?
-
Hangi dosyaya?
-
Hangi kağıdı?
-
Ne zaman?
Bende kağıt yok ki?
 
 
Bana henüz bu sene nasip oldu bu kadar küçük insanlarla tanışmak, neden olduğunu hiç anlamadığım bir anda aniden sarılmak,
saf ve tertemiz sayfalara yepyeni yazılar yazmak, kafaları henüz karışmamış, ilgi alanları dağılmamış minicik öğrencilerimle aşk yaşamak, onlardan sürekli yeni birşeyler öğrenmek. 
 
 
Bu sene güzel birşeyler de oldu... İyi ki de oldu... Artık ben de ''öğretmenim'' diyebilirim sanırım.
 
 
Not: Hayatımın baş kahramanları, en iyi dostları, Allah eksikliklerini hiç göstermesin dediğim ne kadar kardeşim ve can arkadaşım varsa hepsi öğretmen, hepsi de birbirinden güzel. Öğretmenlerim, canlarım benim...
24 Kasım Öğretmenler Günümüz kutlu olsun, hayat boyu her yolumuz bir olsun. Sizi çok seviyorum.
 








 

4 Kasım 2014 Salı

Unutursam Fısılda

Unutursam Fısılda nasıl güzel bir film olmuş…

Sonunu söylemiyorum, izlemeyenler vardır, detaya da girmiyorum ama yazmadan da duramıyorum.

İki kız kardeşin geçmişle sınavı anlatılıyor filmde.

Biri hayallerinin peşinden gitmiş, biri hayallerini suya hapsetmiş.

Biri almış başını uçmuş, zincirlerini kırmış, öbürü ayaklarını yaşarken toprağa gömmüş.

Biri aşk yaşamak için doğmuş, biri aşktan verem olmak için.

Biri hırslı, biri kızgın.

Biri cesur, biri korkak.

Biri et, biri tırnak.

İki kız kardeş, ne olursa olsun kopamayacak, küsse bile düşman kalamayacak, birbirinden ayrılamayacak iki yürek.

Film geçmiş ve günümüz arası mekik dokuyor, bir yaşlanıyorlar, bir gençleşiyorlar, bir aşk var, bir kavga, bir şöhret var, bir çöküş, bir kazanç var, bir kayıp.

Hayat gibi, hayatın taa içinden gibi.

Çok beğendim, ağlamadım ama ağlayan çok gördüm.

Keşke bir iki saat daha sürseydi dediğim, daha neler olmuş acaba diye kendimi kaptırdığım bir film olmuş.


Filmden bana kalanlar:

Dönem filmlerinde seyirciyi en çok etkileyen sanırım kostümler ve müzikler. İnsan kendini bir anda o dönemde hayal ediyor, ben giysem nasıl olur acaba diyor, izlemek eğlenceli.

Ünlülerin üzerindeki magazin baskısı şimdi nasılsa eskiden de aynıymış, değişen sadece haber ağları, sosyal medya…

Kendin pişirmediğin bir yemeği ‘’ben yaptım’’ diye ancak bir kere yutturabilirsin, bir daha aynı lezzeti bulamazsın, olmuyor.

Aşk insanın gözlerinden akan, tüm benliğini saran, kimyasını değiştiren ve sana ‘’babamı bile tanımam’’ dedirtecek kadar güçlü, tehlikeli ama bir o kadar da harika bir duygu, Mehmet Günsür’le aşk hele bilemiyorum nasıl bir duygu..

Çağan Irmak biz ağlayalım diye var ve iyi ki var.

Ve en can alıcı mesajı da şuydu sanırım:

Ya doğurursun, anne-baba olursun, ilelebet canından bir parçan olur yaşamında, ya da hiç doğurmazsın bu hayatta, o belli olmaz ama…

Biri olmalı hayatında…

Eğer aklın, fikrin, zihnin ve hafızan bir gün saklambaç oynamaya kalkarsa ve hayatın bembeyaz bir sayfa gibi kalırsa,seninle beraber yaşamamış olsa da seni canı gibi seven, tüm hayatını senin gözlerinden görmeye çalışan biri olması lazım hayatında.

Kanın gibi, canın gibi biri…

Seni ayakta tutması, sana duvar olması, sana ilaç olması lazım.

Seni koşulsuz sevmesi, ağlarsan çözmesi, gülersen sevinmesi lazım.

Yürümeyen bacağın, görmeyen gözün, duymayan kulağın olması lazım.

Yanlış saptığın bir yol varsa, seni yürürken kolundan yakalaması lazım.

Sana acımaması, seni gerçekten sevmesi lazım.

En kötüsü de bu ya, unutursan fısıldaması lazım.


Geleceğe Not: ‘’Unutursam Fısılda’’

 

 

 

30 Ekim 2014 Perşembe

Cihan'ın Kaleminden Düşenler

Mine ve Cihan'ı hatırlıyor musunuz? 

Mine, Cihan'ın giden bacağı, Cihan'da Mine'nin tüm hayatı.
Daha önce bahsetmiştim bu mücadeleci ana oğuldan. 

Herkes ona güzel enerjilerini göndermişti ve sanırım bir dönem işe de yaramıştı. 
Gel gelelim şu ara durumlar biraz tatsız, ortam biraz sıkıcı. 
Olur böyle zaman zaman. 
Benim Cihan'ımın keyfi kaçmış, canı sıkılmış, morali bozulmuş...
Haklı. Yerden göğe kadar hem de. 
Ne denir ki? Adam 23 yaşında. Yapmak istediği milyonlarca şey var. 
"Olsun Cihan, hayat çok güzel baksana, çiçek böcek toz bulut pembe...." gibi saçma cümlelerle adamı daha da kızdırmak istemiyorum. 
"Yapamadıklarını az çok tahmin ediyorum da, ne yapabiliyorsun peki onu söyle" dedim.
"Yazıyorum" dedi. 
"Allaaahhh, harika, hadi okut bana, hatta istersen yayınlayalım" dedim.
"Noooooo" dedi ama okumama izin verdi. 
Bir süredir ara ara gönderiyor bana yazılarını, tabii ki kimseye okutmuyorum, söz verdim.
Kalemi güçlü, cümleler birbirini kovalıyor, çok etkileniyorum ama yazılar kızgın. 
Tüm kelimelerin kaşları çatık, isyan akıyor satırlardan, üzüntü, umutsuzluk akıyor...
Ne yazsın adam, hava civa mı, ne yaşıyorsa onu döküyor işte. 

Ve bugün tam ben onu yoklayacakken morali son derece bozuk bir genç adamın satırları düştü postama. 
Yine çok beğendim Cihan. Bütün duygularını inan yüreğimde hissettim. 
Üzüldüm de tabii...
Ne yapsam yahu diye kendi kendime konuşurken, kendisinden izin çıktı. 
"Bu bir ilk, ilk defa beni hiç tanımayanlar okusun yazılarımı, al yayınla ablacım" dedi. 

Bunlar Cihan'ın kaleminden düşenler, fazla "umutsuz" bir yazı ama umuda döndüreceğiz bunu, hepimiz, yine tüm güzellikleri senin için dileyerek...

"Umutsuzluk yanıbaşındaki suya uzanamamaktır. 
Umutsuzluk Tanrı'ya isyan etmektir hatta  belki ona inanmamaktır.
Umutsuzluk hayallerin bir çıkmaz sokak oldugunu anlamaktır, kapkaranlık bir uçurumdan atlamaktır. 
Umutsuzluğun içinde sevgi, aşk, aile bağı gibi kavramlar yoktur. 
Umutsuzluk, ölümü kabullenmektir,ondan korkmamaktır, onu bir umut olarak görmektir. 
Bu bir son gibi gözükse de aslında sonsuzluktur. 
Umutsuzluk geleceğin düşmanı, geçmişin efendisidir, kör olmak, boşa nefes almaktır. Umutsuzluk piyango biletinden büyük ikramiye çıkacağına inanmamak değil, o bileti almamaktir. İntihara bir adım kalmış demektir. Silmektir geçmişi, gelecegi, şu anı.
Uyuşturucu gibidir, gün geçtikçe sarar dört bir yanını, kurtulamazsın.
Umutsuzluk bulaşıcı bir virüstür, tek bir kelimeyle tek bir bakışla bulaşır. 
Umutsuzluk galibi olmayan bir savaştır, kazananı yoktur. 
Umutsuzluk vazgeçmektir, seni seven onca insana rağmen vazgeçmektir, onlara ihanet etmektir. Umutsuzluk üretememektir, farkında olmadan tükenmektir. 
Umutsuzluk bir bacağın kesilmesi değil, diğer bacağı yok saymaktır. 
Umutsuzluk haksızlıktır, adeletsizliktir. 
Umutsuzluk pamuk ipliğini koparmaktır.  
Umutsuzluk temmuz ortasında güneşin gölge yapmayacak kadar dik geldigi bir anda üşümektir. Belki de umutsuzluk ayaklarının yere basmasıdır. Gerçekleri görmektir. Umutsuzluk doğruların yanlışların olmadığı uçsuz bucaksız bir karanlıktır. 
Umutsuzluk çaresizliktir, yetememektir, olduramamaktir. 
Belki de umutsuzluk gecenin bi vakti bunları sana yazdırandır... 

Cihan Özalp"


Offffff...

Cihan, canım benim...
Dinle evladım diye başöğretmen kostümü giymiyorum ama dinle, oku...

Duygularını yazmak çok güzel birşey, lütfen hep yaz, daha çok yaz, ne cevherler var sende tahmin bile edemiyorum. Üzgünken hele daha kolay dolar satırlar.
Yıldızlar hep vardır ama karanlıkta görünür, ondandır ki tüm şairler melankoliktir ya biraz, bir kederle bir kalem yeter zaten yazmaya.

Sana ne diyebilirim ki? Hayat çok güzel, senden kötü durumda olan insanları düşün ve mutlu ol mu diyim? Demiyorum çünkü seni bunlarla oyalayamam, seni yattığın yerden de harikalar yaratabileceğine şu an inandıramam. 

Ama bence sen çaresiz değilsin, o yüzden umutsuz hiç değilsin, olmayacaksın.
Umutsuzluk nefessiz kalmaktır, çıkan candır, ölüm anıdır.
Yok olmak, sevdiklerinden uzak kalmaya mecbur olmaktır. 

Sen bunların hiçbiri değilsin Cihan'cım.
Sen annenin "nefesisin", hayata tutunma sebebisin.
Bir gülümsemen için ömrünü vermeye hazır muhteşem bir kadının oğlusun.
Kendini teselli edecek birşey bulamıyorsan bu hayatta, annen için tutun masalına. 
Annen için yaşa.
Ve sarıl ona.
Ve biraz gülümse. 
Ve yazı yaz.
Ve ağla, bağır çağır ne istersen yap bitanem ama yaşa.
Annen için kal bu hayatta.
Onun başındaki erkek ol.
Onun başını kimseye yaslayamadığı omuz ol.
Onun derdini kimselere anlatamadığı sırdaşı ol.
Onun dünyası sensin, en can yoldaşı ol.

Çünkü o seninle mutlu, sana hayran ve sana aşık.

Umutsuz kaldığın her an aç bu yazdıklarımı oku.
Kendin için vazgeçtiğin herşeye "annen" için sarıl.
Anneler, iyi ki varlar... Unutma.


Seni çok ama çok seviyorum.

Not: 
1.Olur ya, yazıların alır başını yürür, benden önce ünlü olursan seni gebertirim:)
2. Haftasonu kahve senden pasta benden, hemen iyileş ve çabuk eve geri dön. 
3. Belki yarın daha güzel bir gün olur, unutma.

26 Ekim 2014 Pazar

"B"


Olmazı olduran, gözlerimi dolduran sonbahar...
Bir koku aldın benden. 
Burnumun direğini sızlatan bir koku.
İlk günler böyle olacak galiba. 
Önce saatleri, sonra günleri saymaya başlayacak insan. 
Sırada aylar, yıllar, yollar var sayılacak. Anılar var hatırlanacak, unutulmayacak anılar. Hepsi bir bir dile gelecek. Dört bir yanını saran hatıralar ve çocukluğun sıraya girip "önce beni anlat" diye bekleyecek. 
Dostlar gelecek, seni neşelendirecek, dolabını dolduracak, sana hiç olmayacak sandığını yaptıracak: kahkaha bile attıracak. Evin hiç boş kalmayacak, gözünden son akan uykuya kadar bekleyenler sana yoldaş olacak. Ne kadar alakalı alakasız konu varsa konuşulacak.
"Yok artık o da aramaz herhalde" dediğin ve tarihin tozlu sayfalarında kaybettiğin herkes ama herkes arayacak. Bazı sesler eski kokacak, bazı yüzler çizgi dolacak. 
Dünya ezber etmiş, cümle alem yüzüne hüzünle bakıp "zaman" diyecek. 
Ve o meşhur zaman etkisini göstermeye başlayacak, şaşkınlıkların alışkanlıklara dönüşecek, bakışların netleşecek. 
Derken gün gelecek el ayak çekilecek, sohbetler tükenecek, dostlar eve gidecek ve sen kendinle, elinde minik bir çerçeveyle, başbaşa kalacaksın. 

Anlayacaksın; Göz açıp kapayıncaya kadar geçen süreye "hayat" denildiğini, anlayacaksın. 
Uğruna didindiğin, paralandığın, saçını başını yolduğun herşey ardından el sallarken, giden sen olacaksın. 
Öğreneceksin; elinden gelen kadarı alın yazısını değiştirmeye yetmeyince geride durabilmeyi öğreneceksin. 
"Kusursuz olmasam da olur, huzursuz olmayayım" diyecek, küçük mutlulukları büyüteceksin.  
Zaman en yakın arkadaşın, tek tesellin olacak. 
Acı "ben emanetim, kalıcı değilim, sen bana çok alışma" diye arkandan seslenecek. 
Keder "kaderini sevdiğin gibi beni de sevmeyi öğren" buyuracak. 
O da olacak, kader sana kederini bile sevdirecek. 
Hayat bir süre daha şefkatli davranacak sana. 
Kendini tanıyamayacaksın. 
Olgunlaşacak, tekamül edeceksin. 
Cesaretin seni büyüleyecek. 
Soluklandığın her an anlam kazanacak. 
Zamansız esen ayrılık rüzgarı buz gibi esip seni uyandıracak. 
Seni bu yoksunluk büyütecek. 
Önce gözyaşın terkedecek suretini. 
İçin akvaryum gibi olacak ama yaşlar gözlerinin peşini bırakacak, durmaz mı hiç sandığın gözyaşın duracak, gözpınarların bir bir kuruyacak. 

Sana herşey onu hatırlatacak. 
Dilinden düşmeyecek adı, gözünden gitmeyecek en gülen yüzü, kulağında çınlayacak her sabah "günaydın" diyen sesi. 
Ve her gün akreple yelkovan iki kere gösterecek sana veda saatini.
Birinde uyuyacak, ötekinde kolunda ki saate bakacaksın. 
Canım benim...
"Bir telefon olsa bari gittiği yerde" diyecek, isteklerinle çocuklaşacak, saçmalayacaksın. 

Kalbinde ki harf önce eline, sonra camdaki buğuya değecek. 
Ve o harfi gördüğün her yerde yüzün de bir tebessüm belirecek. 

Derken Mevlana'nın en sevdiğin satırları aklına gelecek, gözünü açtığın her bir gün...

"Allah der ki; Kimi benden çok seversen onu alırım. Ve ekler, Onsuz yaşayamam deme, seni onsuz da yaşatırım."

Bir düşünceler alacak seni, cevabını yaşamadan hiçbir zaman bilemeyeceğin sorular üşüşecek; hepsini kovalayacaksın. 

En basiti kalacak aklında; tek bir soru:

İnsanoğlu herşeye nasıl da hızla alışıyor?